DOLAR 31,1311 0.08%
EURO 33,8421 0.1%
ALTIN 2.035,380,18
BITCOIN 17359798,40%
İstanbul
10°

PARÇALI BULUTLU

13:22

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Sedat Şenermen

Sedat Şenermen

17 Şubat 2024 Cumartesi

Kur’an’da Din Tipolojisi

Kur’an’da Din Tipolojisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

HUKUKU DAYATAN, AHLÂKI ÖNEREN, DİNİ, KİŞİLERİN TERCİHİNE BIRAKAN KUR’AN’DA DİN TİPOLOJİSİ [1]

Bu yazıda Siz Değerli Okurlarıma, Prof. Dr. Niyazi Kahveci Bey’in Doğu Kitabevi Yayınları arasında çıkan “Çağdaş Düşünme Yazıları” [2] adlı beş kitaptan oluşan “Değerli ve Önemli” çalışmasının birinci kitabından bir konuyu örnek alarak söz etmek istiyorum.

Sayın Prof. Dr. Niyazi Kahveci’nin kısaca özgeçmişi “Çağımız ve Türkiye” [3] adlı kitapta şöyle yer alıyor:

Trabzon’da doğdu. İstanbul Beşiktaş Abbasağa’da büyüdü. Beşiktaş Büyük Esma Sultan İlkokulu, İstanbul/Fatih İmam-Hatip Lisesi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Haseki Eğitim Merkezi’nde ihtisas;

İngiltere Manchester Üniversitesi’nde Sosyal Bilim Master ve Doktorası;

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütün kademelerinde görevler, TC. Londra Büyükelçiliği’nde 1. derece diplomatik görev, ilahiyatçı ve sosyal bilimcidir.

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi’nde akademik ve idari görevler, Adıyaman Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İslami İlimler Fakültesi Dekanı, Halen İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim üyesidir.

Çok sayıda Türkçe ve İngilizce makalelerinin yanı sıra bazı kitapları şunlardır:

Mutezile ile Şi’a Arasında Siyasal Tartışma,

İslam Siyaset Düşüncesi,

Tevrat’ta Sosyal Düşünce,

Tevrat’ta Siyasal Düşünce,

İniş Sırası ve Sebepleri ile Kuran-ı Kerim Tercümesi,

İniş Sırası ile Kuran-ı Kerim Tercümesi,

English Translation of al-Qur’an al-Karîm,

Translation of al-Qur’ân al-Karîm in Chronological Order The Basics of İslam.

A/1. Tarihsel Gelişimde Din Tipleri

(aGeleneksel Din Tipi Kurumsal Din Sistemi”:

Sosyal Antropoloji’nin tespitine göre kurumsal din sistemi ilk olarak MÖ. üç binlerde Sümerler’le başlamıştır. Dinin kurumsallaştırılması, toplumu organize ederek kullanmak ve sömürmek düşüncesi üzerine kuruludur. Nitekim Sümer din adamları dini kurumsallaştırarak, toplumu kullanmışlardır (N.K.s.185). Organize ve kurumsal dinler, geleneksel din sistemidir. Beş bin yıl süren bu sistem, krallıkla birlikte var olmuştur.

Kurumsal dinler, tanrıcık krallar üretirler.

Kurumsal Din sisteminin iki unsuru vardır:

– Dinin tüm konseptlerinin belli bir kurum tarafından tekdüze belirlenmesidir.

– Bir din organizasyonunun bulunmasıdır. Bu organizasyon; dinin ritüellerini dinadamı yönetiminde, mabette ve toplu âyinlerle uygular.

Resmi organize din sisteminin bulunduğu yerde özel din organizasyonlarının varlığı kaçınılmazdır.

Kurumsal din sistemi”, çağımız insan düşünme düzeyiyle aşılmıştır(N.K.s.186).

(bÇağdaş Din Tipi Kişisel Din”:   

Kurumsal din sistemi”nin alternatifi “kişisel din”dir.

Çağımızda din, artık kişisel olmuştur. İnsanlığın, kurumsal din sistemini aşıp, “kişisel din”e geçmesi gerekmektedir.

Kurumsal din sistemi” sonucunda Batı’da, 18. yüzyıldan itibaren ruhban sınıfı karşıtlığı (anti-klerikalizm) hareketi doğmuştur. Bu hareket, dini, temelde kişisel aklî, yani zihinsel bir mesele olarak görür. Dini, kişisel düzeyde yaşamadır. Kişilerin, papazlara ihtiyaç duymaksızın kendi başlarına dini yaşamaları ve Tanrı ile doğrudan bağ kurmaları hareketidir. Din adamlığını ve Tanrı aracılığını ortadan kaldırır(N.K.s.186).

B. KURAN’IN DİN TİPOLOJİSİ

1. Din Fenomenolojisi

Kur’ran’ın din tipinin çağımıza uyumlu olup olmadığını tespit etmeye çalışacağız. Tespitimizi din fenomenolojisi felsefesini kullanarak yapacağız. Din fenomenolojisinin amacı; dinin tabiatını anlamaktır. Bir dinin dışarı vurulan görüngülerinden ya da fenomenlerinden iç anlamına, yani numenine nüfuz etmeyi ve dolayısıyla onun özünü kavramayı ifade eder.

2. Dinadamı Kurumu

Organize ve kurumsal dinin olmazsa olmaz şartı, dini ve ibadetleri Tanrı aracısı olan dinadamının yönetmesidir. Kur’an, kurumsal dini yıkmaya önce Semitik kurumsal dinlerde bulunan dinadamlığını kaldırmakla başlamıştır. Kur’an’ın bunu kaldırmasının bir nedeni onun, Allah’ın sistemi olmamasıdır:  

Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. İcat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz, onu, onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu, kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere ücretlerini verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.”(Hadîd/27)

Bir diğer nedeni, dinadamlarının dini, kişisel çıkarlarına âlet ederek halkı sömürmeleridir:

Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.”(Tevbe/34)(N.K.s.187)

3. Din Adamının Yetkileri

(a) Vaftiz ve Aforoz

Dinadamının yetkilerinden biri, kişileri dine almak ve dinden çıkar­maktır. Hıristiyanlık ve Yahudilik’te dine girmek kişinin iradesi gerçekleşmez. Bireysel iman ancak dinî otoritenin onayı ile meşruluk kazanır. Papaz, vaftiz yaparak onay vermeden Hristiyanlığa girilemez. Bu dinlerde yetkili dini şahsiyetler veya meclisler, kişi istemese dahi, ona, dinden atma cezası olan aforoz uygular. Yahudilik’te de “herem” adı verilen sistemle kişi, cemaatten ihraç edilir.

Kur’an, dine girmek ve dinden çıkarmak yetkisini, peygamber dâhil hiç kimseye vermemiştir. İman etmek ve imandan dönmek tamamen kişinin özgür iradesine bırakılmıştır. Bu nedenle inanma ve dinden çıkma ayetleri, doğrudan kişilerin kendilerine hitap ederler.

(b) Günah Çıkarmak

Hristiyanlıkta din adamının, günahkârların günahlarını çıkarma yetkisi vardır. Kur’an, Peygamber dâhil hiç kimseye başkasının günahını çıkarma ve bağışlama yetkisi vermemiştir. Kişi, kendisi tövbeederek günahlarının Allah tarafından bağışlanmasını ister. Tövbe etme ile ilgili ayetler, bireyin kendisine hitap ederler.

(cİbadetleri Yönetmek

Din adamlarının icra ettikleri görevlerden bir diğeri, insanların ibadetlerini yönetmektir. Kur’an, bu konuda da din adamlığı sınıfını kaldırırBütün ibadetlerin kişiler tarafından ifa edilmelerini ister. Örneğin, namaz adı verilen “salât” ibadetini, kişilere hitap ederek “ifa edin” diyor, din adamının önderliğinde ifa edin demiyor. Namazları Peygamber, kendisi kıldırmasına rağmen, imamın arkasında namaz kılmayı farz yapmamıştır.

 Peygamber, kendisi kıldırmasına ve hutbeyi okumasına rağmen cumayı dahi kendi yönetiminde ifa etmeyi farz yapmadı (N.K.s.188). Kurbanları, din adamlarının nezaretinde kesin demiyor, kendiniz kesin diyor. Haccın ifasını kişilere bırakıyordin adamı nezaretinde ifa edin demiyor.  

Din adamlığı sınıfını kaldırmak demekAllah ile insan arasında aracısız bir din getirmek demektir. Kişinin, Tanrısı ile doğrudan bağ kur­masını istemektir. Kur’an,

– Dinin, din adamlığı ya da ruhban sınıfının egemenliğinde olmadığı,

 Ritüellerin din adamlarının yönetiminde yapılmadığı bir din inşa etmektedir.

Üfürükçü, büyücü, kâhin, rahip, veli ve şeyh gibi Tanrı aracısı dini otorite tipolojileri üretmek ilkel insanın bir işlevi idi. Kur’an aklıbunl­arı irrasyonel gördüğünden, peygamberini dahi dini otorite yapmak istemez. Peygamberin kendisi dahi din adamı sıfatını almak isteme­miştir(N.K.s.189).

4. Mabet

(a) Tanrı’yı Bir Mekâna İndirgemek

Organize ve kurumsal dinin olmazsa olmaz şartı, ibadetlerin ifa edil­diği mabetlerin varlığıdır. İbadeti mabette yapmak, evrensel olan Tanrı’yı dünyasal küçücük bir mekâna indirgemektir ki bu durum, bir teolojik aporiya (çıkmaz)dır.

Mabet yapmak Yahudilik ve Hıristiyanlığın emridir. Kur’an

– İbadet yapılan yer anlamına gelen “mabet” ve

 İnsanları toplayan yer anla­mındaki “cami” kelimelerini kullanmaz.

Sadece Allah’a secde edilen ver anlamındaki “mescit” sözcüğünü kullanır. Fakat “mescit inşa edin” şeklinde emir içeren bir tane dahi ayet yoktur. Peygamber dahi, kendi döneminde sadece bir tane mescit inşa etmiştir. Bu mescidi, ibadet yapmak yeri değil, toplumunu oluşturma, öğretme, yönetme merkezi ve kendi evi olarak inşa etmiştir.

“Kur’an, mabetçi ve tapınakçı din tipine karşıdır’’(s.189)

5. Laik Peygamber

Sistemleri değiştirmek için, sistemi bilmek, ama sistemin içinden gelmemiş ve sistemle formatlanmamış olmak gerekir. Nitekim Protestanlığı, dinadamları değil, filozoflar üretmişlerdir. Kur’an’ın da bu ruhban/dinadamlığı sınıfı karşıtlığı (Protestanlık hareketini) doğurmasının en önemli nedeni, ayetlerin söylediğine göre; peygamberinin müesses kurumsal dinin dışından gelmesidirPeygamberdeğiştirmek istediği din tipinin bir dinadamı hatta mensubu değildi, yani laik bir kişi idi. Kur’an, Hz. peygamberin bu durumunu belirtmek için şöyle der:

İşte sana da, emrimizle, bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz, onu kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık.”(Şûrâ/52)

Seni dalâlette bulup hidayete erdirdi.”(Duhâ/6)

Kur’an’ın din tipine bakıldığında hidayetinkurumsal olmayan din olduğu ortaya çıkmaktadır.

Hz. Muhammed’in en büyük başarısı, laik bir kişi olarak, dinsel bir makam olan peygamberliği elde etmesidir” (N.K.s.190).

6. Türkiye’nin Din Tipi

(a) Oksimoron, Antinomik

Türkiye,

– Yazılı yasalarda çağdaşlık ve

 Uygulamada geleneksel çağdışılıktan oluşan bir oksimoron ve antinomik karma din tipine sahiptir. Böylece

Yasalarında dini, kişisel bir mesele olarak almasına rağmen

* Kurumsal din uygulamaktadır.

Bu din tipi, Kuran’ınkine zıttır.

Türkiye bugün, Kur’an’ın bin beş yüz yıl önce ve Protestanlığın çağı­mızda kaldırdığı Ortodoksluğun ve Katolikliğin kurumsal din anlayı­şındadır. Her tarafı mabetle ve bu mabetleri din adamlarıyla doldurmaktadır. İslam’ı, Yahudileştirme ve Hristiyanlaştırmaktadır. Dinadamlığı üretmek demek, peygamber replikası üretmek dernek­tirÇünkü başkalarına ibadet önderliğini sadece peygamber yapabilir. Peygamberden başkası bu göreve hangi cesaretle ve yetkiyle soyuna­bilir? Dinadamlığının ürettiği peygamber replikalığı, peygamber fotokopisi olan şeyhleri üretecektir.

Dinadamı üretmek, peygamber replikası üretme teşebbüsüdür.” (N:K:s.190)

Kur’an’dan dayanak bulunamadığı için mabet ve dinadamlığı konularında bir sürü hadis üretilmiştir. Hadis Usulüne göre; Kur’an’da bu­lanmayan bir konu ile ilgili bütün hadisler uydurma olmak zorundadır. Peki insanlar,

– Neden Kur’an’a değil de hadislere itibar ederler?

– Menfaatlerine geldiği ve dini sömürmek içindir.

– İnsanlar önce menfaatleri­ne uygun olan konuyu üretirler; sonra ona, dinden dayanak uydururlar. Menfaatlerine gelmeyen ne Kur’an ayeti ne de Peygamber hadisini dinlerler.

 Kendilerini dine değildini kendilerine uydururlar.

Kendilerini dine değil, dini kendilerine uyduranlar,
didar değil, dinsel kişilerdir.

Dinsel kişi, yedi kocah Hürmüz karakterinde olur”(N.K.s.191).

Türkiye bugünKur’an’da bulunmayan, daha sonraları gelip Müslü­man olan, ama Kur’an’ın akıl çapına ulaşamayanlarınortaçağdaki Yahudilik ve Hristiyanlığın uygulamalarına öykünerek ürettikleri din tipini uygulamaktadır. Din görevlisi adı altında dinadamı sınıfı ürettirir. Üstelik onu toplumdan kaportasal ayrıştırmak amacıyla ona “sünnet düğünü” kostümüne benzeyen şatafatlı üniforma uydurmuştur. Günümüz Yahudiliği ve Hristiyanlığı, bu uygulamaları teoloji çöplüğüne atmıştır. Türkiye, bu haliyle insanlığın çizgisini binlerce yıl geriden izlediğini göstermektedir.

“Türkiye bugün, insanlığın çağımızda teoloji çöplüğüne attığı
teolojik malzeme ile dinini anlamaktaveyaşamaktadır.”

(aTürkiye’de İlahiyat

Türkiye’de ilahiyat profesörü dinadamlığı yapmaktadır. Profesörler VİP cenaze imamlığı yapıyorlar, hac ve umre turları düzenliyorlar. Tanrıyı ve dini, insanlığın çağımızın ulaştığı düşünsel düzeyde değil, avam düzeyiyle algılıyorlar. Şu anda Türkiye’nin avam düzeyini kafa düzeyine çıkarmakla sorumlu ilahiyat profesörlüğü, bu sorumluluğunu ifa edememeyi, dini, avam düzeyinde, ağızla ifa edilen “oral terennümler” yaparak örtbas ediyor. Halbuki onun görevi, “moral teoriler” üreterek avam düzeyini çağdaşlaştırmaktır (N.K.s.191).

Dinsel toplumları çağdaşlaştıranlar, mevcut din anlayışını
aşmış din alimleridir
.”

İlahiyat akademiyası teolojik teorisyenlik yapması gerekirken, din pratisyenliği ve teknisyenliği yapmaktadır. Ortaya bir tane özgün düşünsel teolojik kuram koyamıyor. Avam düzeyinin peşinden gidiyor. Ülkedeki elli yıllık ilahiyat eğitimi onu, avam din düzeyinden ileri götüremiyor. Bu konunun üzerinde durulmalıdır.

7. “Bugün Türkiye’de Dine, Alim Değil, Avam Egemendir”

(a) Sistem

Sistemde parça-bütün ilişkisi vardır. Bütün olan üst sistemi, parçalar olan alt sistemler oluşturur. Parçaların durumu bütünü etkileyecektir. Alt sistemlerin birindeki bir parçanın değişimi, o alt sistemi bütü­nüyle değiştirir. Bir alt sistemin değişmesi, diğer alt sistemleri ve neticede üst sistemi değiştirir. Şimdi Türkiye, bütün alt ve üst siren­leri çağımıza göre değişmiş olmasına rağmen hâlâ din gibi bazı alt sistemleri eski halinde sürdürmeye çalışmaktadır. Bu durum çelişki (antinomi)yi ve açmaz (aporia)ı doğurmaktadır.

(b) Dinadamlığı ve Şeyhlik

İnsanlara din diye aşılanan ruhsal Tanrısallığı dinadamları karşılayamaz. Çünkü dini önderlerin majik ve dini güçlere sahip olmaları gerektiğine inanılır. Dinadamının ya da din görevlisinin böyle güçleri yoktur. Dolayısıyla geleneksel dinadamlığına alıştırılan insanlar, bu majik güçlere sahip karizmatik kişiler (homo religious) ararlar. Bu kişiler, şeyhlerden başkası olamayacaktır. Nitekim Türkiye’de dinadamlığı sistemine geçildikten sonra şeyhlik artmıştır(N.K.s.192).

Diyanet, dinadamı ile ibadet yaptırdığı sürece şeyhlere insan
kaynağı yetiştirecektir.

Toplumların, dinsel karizmatik kişilikler aramalarının nedeni, felsefi ve bilimsel karizmatik şahsiyetler üretememeleridir. Toplumlar, her :aman karizmatik öncülere ihtiyaç duyarlar. Şeyhliği önlemenin tek yolu,

– Dinadamlığı sistemini kaldırmak ve

– Kişiyi, birey olup Tanrı’sıyla kendi başına bağ kurabilmesini sağlayacak düşünsel düzeye ulaştırmaktır.

Toplumsal akıl çapı geleneksel düşük rem ve bit ölçüsünde bırakıldığı sürece, şeyhlik önlenemeyecektir.

Şeyhliği önlemenin tek yolu, toplumsalaklın çapını çağdaş
güncelleştirmektir
.”

İnsanlık tarihinde dinadamlığı ve şeyhlik, insanın, “birey” olmadığı devirlerde üretilmiştir. Çağımızda insanlık birey aşamasına geçince bunları sonlandırmıştır.

(c) Dinadamlığının Demokrasiye Kötülüğü

Dinadamlığının en büyük kötülüğü, Tanrı’sıyla bağ kurmasında kişiye hiç öznelik bırakmayacak ölçüde kişinin öznel dünyasına tecavüz etmesidir. Dinadamının önderliğinde ibadet yapması durumundaibadet yapan kişinin ne bireyliği ne de özneliği kalır ve o, merkezsiz simgesel otomat bir varlık olur ve o gerçek değil, simgesel ibadet yapar. Fakat Tanrılar, özne olmayan insanların ibadetlerine değer vermezler. kişisel özneliğe dayalı olan demokrasiye doğuracağı en kötü sonuç, öznelleşmeyen insanlar nedeniyle onun uygulanamamasıdır.

Kur’an; hukuku dayatır, ahlâkı tavsiye eder, dini kişilere bırakır”(N.K.s.193).

C. ATATÜRK’ÜN DÜŞÜNÜŞ BİÇİMİ

1. Düşünmek ve Atatürk

Düşünmek, aklın, içine girdiği düşünmeme girdabından kurtulmasıyla olur. Çünkü en zor iş; aklın donukluğunu gidermek, onu akışkan yapmaktır. O, bir kez akıcı yapılınca artık kendisi akar gider.

Atatürk bu konuda şöyle der:

Bir kere milletbenliğine ha­kim olsun ve düşünebilsinyeterBaşlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilirDüşünme bir kere faaliyete başladı mıher şey yavaş yavaş intizama gireve düzelir.”

Şimdi bir fikir düşünün, örneğin din, eğer düşünme işlemi yapılmadan anlaşılıyorsa, o çok basit bir malzemedir ve ondan, hele de süper düşünmenin egemen olduğu çağımızda, hiçbir değer beklenemez.

2. Dinsel Düşünmeyi Aşmak

Çağımız öncesi düşünüş biçiminin dinsel düşünme olduğunu bilen Atatürk şöyle der:

Tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerininanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmazİlerlemede, geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletlehayatı, akla vgerçeklere uygun olarak göremez. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkumdur.”[4]

Geçmişteki bilimin bugün geçerli olmadığının farkında olan Atatürk, bu konuda şöyle diyor:

Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen dilinin çizdiği genel kuralları, şu kadar bin yıl önce bugün aynı biçimde uygulamaya kalkışmak, elbette bilim ve fennin içinde bulunmak değildir.”(1924)

3. Kişiciliğe Karşı Olması

Atatürk, kendisi dahi olsa kişiciliğe karşıdır. O, kişilerle değil, düşüncelerle meşgul olunmasını ister. Şöyle der:

Benim, Türk mille­ti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üze­rinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlersemanevi mirasçıla­rım olurlar.”

“Kişiyi sevmek duygusal tatmin sağlar. Fikirlerle meşgul olmak insana iş çıkarır.”

4. Düşünce Özgürlüğü

Çağımızın en belirgin özelliklerinden birinin düşünce özgürlüğü olduğunu bilen Atatürk şöyle der:

Düşüncenin serbest hareketi ise ancak ferdin düşündüğünü serbest olarak söylemekyazmak verdiği karara göre her türlü teşebbüse girebilmek serbestisine sahip olmakla mümkündür.”[5]

5. Akılcı ve Bilimsel Düşünme ve Atatürk

Atatürk’ün Türkiye’ye getirdiği bütün sosyal ve siyasal yenilikler, çağımızın “akılcı ve bilimsel düşünüş” biçiminin ürettiği yeniliklerdir. Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, ulus, birey, insan hakları gibi kavramlar bunlardandır.

Akıl ve Bilimi Birlikte Kullanır

Atatürk’ün, akıl ve bilimi birlikte kullanması, akılcı ve bilimsel düşünmenin farkında olduğunu gösterir. Şöyle der:  

Ben, manevî miras olarak hiç bir ayet, hiçbir dogmahiçbir donmuş ve kalıp­laşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldırBenden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimi­zi fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir.”

Atatürk “ilim” kelimesini “bilim” anlamında kullanır.

6. Atatürk ve Mehmet Âkif Buluşması

Mehmet Âkif’in İstiklal Marşı’nı Atatürk’ün kabul etmesi, İslam’ın çağdaşlıkla buluşmasıdır.

Ayrıca M. Akif’in, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı,” he­defi, ancak Atatürk’ün çağdaş akılcı ve bilimsel düşünüş biçimi ile gerçekleştirilebilir. Geçmiş düşünüş biçimleriyle mümkün de­ğildir. Bu hedefi, Müslümanlar gerçekleştireceklerdir. O nedenle bunu yapabilmeleri için önce kendilerini asrın idrakini anlar durumla güncelleştirmeleri gerekir. Hard disklerinin rem ve bit kapasitelerini yükseltmeleri gerekir. Bugünkü düşük kapasite ile bu iş yapılamaz.

“Atatürk; Müslüman-Türk çağdaşlığının simgesel adıdır.” [6]

7. Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasının Nedeni

Efendiler! Biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için de­ğil, aksine bu gibi yapılar din ve devlet düşmanı olduklarıSelçuklu ve Osmanlı’yı bu yüzden batırdığı için yasakladık. Çok değil yüz yıla kalmadan eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki bazı kişiler, bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı oldu­ğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir. Ayrıca unutmayın ki o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle ve vatan hainliği ile suçlamaktan geri kalmayacaktır.[7]

8. Cumhuriyet, Ulus Kimliği ve Atatürk

Cumhuriyet devrimi, sıfırdan özgün milli kimlik üretme girişimiydi. Atatürk, bunu yapmaya çalışıyordu. Özgün kimlik üretmek zor bir iştir. Türkiye dışından Türkiye’ye göç edenler ve Türkiye içerisinde Osmanlı eğitimi almış olanlar, Türklük ulusal kimliğinde kendilerine yer edinme sorunu yaşadıklarından hazır mevcut İslam kimliğini sürdürmek istemişlerdi ve Cumhuriyetkimliğine düşman olmuşlardı. Mevcut İslam kimliğini edinmek kolay iş idi. Düşünme zahmeti hatta yeniden kimlik üretmek gerektirmiyordu. Fakat artık İslam kimliği ile var olunamazdı. Çün­kü İnsanlık, çağımızda din kimliğini atmış, çağdaş düşünme biçi­mi ile özgün ulusal kimlik üretimine geçmişti.

“Bütün İslamcılık hareketleri; halkını ve ülkesini sömürerek kolay yoldan ekonomik ve siyasal haksız kazanç sağlamak amaçlıdır.”[8]

***

Kaynakça

[1] Tipoloji: İnsan tiplerini belirleme ve ayırt etme yöntemi.

[2] Prof.Dr. Niyazi KAHVECİ, Çağdaş Düşünme Yazıları I, İstanbul, 2019, Doğu Kitabevi Yayını.

[3] Prof.Dr. Niyazi KAHVECİ, “Çağımız ve Türkiye Düşün ve Bilim Alanları, Ankara, 2020, 6.Baskı, Doğu Kitabevi.

[4], [5], [6] Prof.Dr. Niyazi KAHVECİ, Çağdaş Düşünme Yazıları II, İstanbul, 2022, Doğu Kitabevi, s.116; s.117; s.118.

[7], [8] Niyazi KAHVECİ, Çağdaş Düşünme Yazıları II, s.41; s.50-51.

Devamını Oku

Atatürk’e göre Muaviye ve Emevi din anlayışı

Atatürk’e göre Muaviye ve Emevi din anlayışı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

GERÇEK İSLÂMİYET’ten uzaklaşanlar kendilerini düşmanlarının ayakları altında bulurlar.” Mustafa Kemal ATATÜRK

1. Gerçek Din Bilgini ile Zararlı Dinci Bilginlerin Birbirine Karıştırılması Emeviler’le Başlar

Saygıdeğer Peygamberimiz Muhammed’in (a.s) tebliğ ettiği Kur’an İslam’ının alternatifi olarak Emevi Muaviye tarafından oluşturulmaya başlanan “Uydurulan Din”, İslam coğrafyasına saplanmış ihanet hançeri olarak hâlâ etkisini sürdürmektedir.

Bu açıdan bakılınca Allah’ın dini adıyla “Allah ile Aldatma” bağlamında geliştirilen bu tarihsel ihanetin ne olduğunu Atatürk’ün değerlendirmesinden işin gerçeğini öğrenmek çok önemlidir. Atatürk,

* Gerçek din bilgini ile

* Zararlı din bilginlerinin birbiriyle karıştırılmasının Emeviler (661-750) zamanında başladığını”söyler. 

Dini değerler ve simgeler/semboller, dindar toplumlar üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Onların duygu, düşünce ve davranışlarını kolaylıkla yönlendirirler. Tarih boyunca kutsal değerlerin bu özelliğinden yararlanarak haksız yere çıkar ve egemenlik kurmak isteyen pek çok kişi ve grup ortaya çıkmıştır.

Sıffin Savaşı’nda Hz. Ali’nin ordusu üstünlüğü ele geçirip Muaviye ordusu ise yenilgiye uğrayınca, Muaviye ordusundan bir grup asker, mızraklarının ucuna Kur’an sahifesi takarak, karşı tarafa “sizi, Allah’ın Kitabı’na davet ediyoruz” diye bağırmışlardır. Bunun üzerine Hz. Ali’nin ordusu, Kur’an’ı öne süren Muaviye askerlerine karşı yaptıkları savaşı durdurmuşlardır. Muaviye ordusunun bu davranışı, yenilgiye uğramaktan kurtulmak için yapılan düpedüz bir hiledir, Allah ile aldatmadır.[1]

2.Hak Olan Kur’an “Haksızlığı Kabule”;Kutsal Kur’an’ı Siyasete Araç Olarak Kullanan Muaviyeile Başlatıldı

Hz. Ali ile arasındaki rekabette üstün konuma geçebilmek için Kutsal Kur’an’ı, araç olarak kullanan Muaviye’nin yaptıkları, Atatürk tarafından şu şekilde eleştirilmiştir:

Ne zaman ki Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler, Sıffin olayında Muaviye’nin askerleri mızraklarını Kur’an-ı Kerim’e saplayıp havaya kaldırdılar ve Hazreti Ali’nin ordusunda böylelikle bir duraksama ve gevşeme yarattılar. İşte o zaman DİNE FESAT KARIŞTI. Müslümanlar arasına nefret duyguları girdi, o zaman, HAK OLAN KUR’AN, HAKSIZLIĞI KABULE ARAÇ YAPILDI.” [2]

Görevi İslâm âleminde Kur’an’ın hükümlerini uygulamaktan ibaret olan Halife, mızraklarına Mushaf-ı şerifler geçirilmiş Emevi ordusunun karşısında savaşı kesmeğe mecbur oldu. İki tarafın arabulucularının vereceği karara uymağa söz verildi.” [3]

Her iki taraftan birer hakem atanmasına karar verildi. Muaviye’nin adamı Mısır valiliği sözünü almış olan Amr İbni As idi. Hz. Ali’nin adamı, ordusunun seçtiği ve Ali’yi sevmeyen Ebu Musa El-Eş’ari idi. Hazreti Ali, Ebu Musa’dan başka bir temsilci bir hakem atamaya çalıştı, fakat başarılı olamadı. Hilekâr Amr, Aptal Ebu Musa’yı aldattı, Hz. Ali’yi hilafet makamından azlettirdi. Sonra da kendisi Muaviye’yi Halifeliğe seçti.[4]

Muaviye: “Ali’ye söyleyiniz, ona ispat edeceğim ki baş kola galip gelir” demişti.

Sözünü tuttu. Hile ve şeytanetle süslenmiş olan deha, FAZİLET VE ADALETİ YERE VURDU

3. Dini, Adalet Olan Devlet Yönetimi, Muaviye ile Hilafet ve Saltanata Dönüştürüldü

Ve böylece İslâm Tarihinde Hz. Ebu Bekir ile başlayan Devlet yönetimi nihayet bir haricinin zehirli bir kılıçla Hz. Ali’yi şehit etmesi ve hakem olayı ile sona ermiştir.

Emeviler’le başlayan dönemde hilafet tamamen saltanata dönüştürülmüştür.[5]

Muaviye ise Hz. Ali’nin büyük oğlu Hasan’ı (Şamlı bir Hıristiyan hekim olan İbni Esal’in hazırladığı zehirle [6] zehirletmek ve İslâm minberlerinde İmam-ı Ali’ye lânet okutmak suretiyle gerçek kimliğini ortaya koydu. Sonunda yerine oğlu Yezid’i halife atayarak dünyadan göçüp gitti. Böylece Hilafet, babadan oğula geçen saltanat haline geldi.

Muaviye’nin Devri,

* İslâm’ın hakikatinden, Kur’an’dan uzaklaşıldığı,

* Dinin asli kaidelerinin tahrif edildiği bir dönemdir.

Emeviler;

– Kâh açıktan açığa dinsiz ve kâfir,

– Kâh İslâm’a nispet edilemeyecek derecede yalancı yetiştirdiler.

– İçlerinde halayıklarını imamete geçirenler,

– Din ve ahlâkı kötü gören ve aşağılayanlar görüldü.

Bu Emeviler döneminde, devlet adamlarında hiçbir ahlaki ve dini temele dayalı insani, İslami, Kur’ani davranış kalmamıştı. Eğer Ehl-i Beyt ve taraftarlarının özverili gayret ve himmeti olmasaydı, olasıdır ki Emeviler, İslâm’ı daha şiddetli bir şekilde ifsat ederlerdi. 

Emevi facialarının en mekruh ve kötüsü İmam Hüseyin’in Kerbelâ’da boğazlanması oldu. Bu olay Emeviler’de ahlakın düştüğü seviyeyi ve dinin kuru bir sözden ibaret kaldığını göstermeye yeterlidir. 

Hz. Hüseyin’in şehadeti,

Mekke ve Medine’nin tahribi,

Peygamber’in sahabeleri ve fıkıhçıların öldürülmeleri ve tutsak edilmeleri,

Ehl-i Beyt’e reva görülen zulümler,

Hele Kerbelâ olayı, Emeviler’e silinmez bir lânet damgası basmıştı.[7]

4. İslam Tarihinde Dinin, Daima Siyasetin Aracı Yapılması” Emevi Dönemi ile Başlamıştır

İslâm Tarihi’ni çok iyi bilen ATATÜRK bu dönemle ilgili tespitlerini veciz bir şekilde şöyle özetliyor:

DÖRT HALİFE’DEN SONRA DİN, DAİMA SİYASETİN ARACI, ÇIKARIN ARACI, ZORBALIĞIN ARACI YAPILDI. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi, Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi. Ancak şurasını açıkça düşüncenize arz ederim ki, böyle adi ve alçak hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini âlet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız bilginler, tarihte daima rezil olmuşlar, hüsrana uğramışlar ve daima cezalarını görmüşlerdir.”

Atatürk, sözlerine şöyle devam ediyor:

Böyle yapan halife ve din bilginlerinin arzularına ulaşamadıklarını tarih bize sonsuz örneklerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar ne öyle bilginler görmeye tahammülü ve imkânı yoktur. Artık kimse öyle hoca kıyafetli sahte bilginlerin yalanına önem verecek değildir. En cahil olanlar bile o gibi adamların niteliğini pekâla anlamaktadır.” [8]   

5. Atatürk’e Göre İndirilen Kur’an Dini ile Birçok Yabancı Unsurla Oluşturulan Uydurulan Din” Vardı

Atatürk’ün dört halife döneminden sonra yüzyıllarca süre gelen dinin iki kanaldan ilerlediğini,

Bir yönünün safiyetini (doğruluğunu) kaybetmeden gelen,

Diğer yönünün ise çoğunlukla uydurulan din halinde mezhepler, fırkalar, hizipler yeni dinler halinde toplum içinde bulunduğunu tespit eden görüşlerinden örnekler sunalım.

Atatürk, Ankara Orman Çiftliğinde, Asaf İlbay’ın;

 Paşam din hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? sorusuna şöyle cevap veriyor: 

Din vardır ve lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi. Fakat bina, uzun yüzyıllardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harçlar yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur (yanlış tefsirler, hurafeler) binayı fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.” [9]

Bu ifadelerinden de açıkça anlıyoruz ki Atatürk, kuşkusuz dini hislere ve inançlara, gerçek İslâm’a çok saygılı olup, dinin önemini herkesten daha iyi takdir ediyordu. Ancak O, biliyordu ki, dinimizi bozan şeyler, halkın beynine yüzyıllardan beri doldurulmuş hurafe, safsata ve gerçek İslâm’la hiçbir ilgisi olmayan batıl inançlardır. Bu nedenle, O’nun da yapmak istediği; En Ekmel/mükemmel bir din olan İslâmiyet’i, sonradan olma “Birçok yabancı unsur /İsrailiyat”tan temizleyerek gerçek özgünlüğüne (orijinine) döndürmek ve böylece batıl [10] inançları kafalardan/gönüllerden söküp atarak, Allah ile kulun arasına giren, yığınla dinden habersiz din simsarlarından hem dini hem halkı kurtarmaktır.[11]

İslâm toplumuna dâhil olan birtakım kavimler, İslâm oldukları halde çökmeye, yokluk ve gerilemeye maruz kaldılar. Geçmişlerinin yanlış veya batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslâmiyet’i karıştırdıkları ve bu suretle GERÇEK İSLÂMİYET’TEN UZAKLAŞTIKLARI İÇİN KENDİLERİNİ DÜŞMANLARININ ESİRİ YAPTILAR.” [12]

İslâm milletleri içinde bizim milletimiz olan Türkler, gelenekler ve milli an’aneler itibarıyla yanlış /hastalıklı şeylere malik değillerdi. Türk sosyal geleneklerinin pek çoğu, İslâmi hakikatlere mutabık ve yakındı. Lakin Türkler, bulundukları saha, yaşadıkları bölgeler itibariyle, bir taraftan İran ve diğer taraftan Arap ve Bizans milletleri ile temas halinde idiler. Şüphe yok ki, temasların milletler üstünde etkisi görülür. Türklertemas ettiği milletlerin yanlış/sakim âdetlerindenkötü yönlerinden etkilenmiş olmaktan kendilerini engelleyememişlerdir. Bu hal, kendilerinde karmakarışıkilmi olmayan, insanlık dışı zihniyetler meydana gelmesini sağlamıştır. İşte düşüşümüzün belli başlı nedenlerinden birini bu nokta oluşturuyor.”[13]

6. Geri Kalmışlığın Nedeni, Gerçek İslamiyet Değil, Zihniyet Meselesidir

Atatürk, yukardaki tespitiyle, tarihi süreçte milletimizin İslâmi gerçeklerden nasıl uzaklaştığı konusuna açıklık getirmiş olmaktadır. Görüldüğü gibi Müslüman milletlerin vaktiyle düşmüş oldukları hataların vebalini İslâm’a yüklemenin isabetsizliği ve yersizliğini ortaya koyan Atatürk, geri kalışın yegâne nedeninin zihniyet meselesi olduğunu [14] şu sözleriyle açıkça vurgulamaktadır:

Düşmanlarımız bizi, dinin etkisi altında kalmış olmakla itham ve duraklama ve geri kalışımızı buna atfediyorlar. Bu, hatadır. Bizim dinimiz, hiçbir vakit, kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir. Allah’ın emrettiği şey, Müslim ve Müslime’nin, beraber olarak ilim ve irfan kazanmasıdır. Kadın ve erkek, bu ilim ve irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla donanımlı olmak zorundadır. İslâm ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kayıtlarla bağlı olduğunu sandığımız şeyler yoktur.” [15]

İşte bu noktada çok özel bir ifadeye yer vermek gerekiyor: 

Emperyalizme, zulme karşı çıkış varsa, gerçek İslâm var’dır. Hiç düşündünüz mü; Kendisini İslâmcı ve Batıcı diye tanımlayan iki karşıt kutup,

 Neden Mustafa Kemal’e aynı anda karşı?

 Neden Mustafa Kemal’e karşı ikisi de aynı kararlılıkla ve ortaklaşa cephe tutmaktadır?

 Sebep tek: Mustafa Kemal emperyalizme, sömürgeciliğe karşıdır. Karşı olmakla kalmamış, emperyalist akının tüm namussuz salvolarını yerle bir etmiştir.

– Oysaki bazı dinci ve batıcı mandacılaremperyalizmle işbirliği yapmışlardır.” [16]

7. Kur’an’da Ruhbanlık, Dincilik Yoktur

Kur’an, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta gördüğü ritüelleri yöneten din adamlığı ve ruhbanlığı, ilgili ayetleriyle yasaklamıştır. Bunun önemli iki nedeni vardır: [17]

(aDin adamlığı ve Ruhbanlık Kur’an’da Yoktur

(*) Ruhbanlık /Din Adamlığı Allah’ın Sistemi Değildir

Sonra, bunların izinden ardarda elçilerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik; kendisine İncîl’i verdik ve ona uyan kimselerin kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. UYDURDUKLARI RUHBANLIK; malı, mülkü, eşi, evladı terk edip zahit bir hayat yaşama ilkesini, onuonların üzerine Biz yazmadık/farz kılmadık. Sadece Allah rızasını kazanmak için ortaya çıkardılar. Sonra da buna gereği gibi uymadılar. Sonra da Biz, onlardan iman eden kimselere karşılıklarını verdik. Onlardan pekçoğu da hak yoldan çıkmış olanlardır.” (Hadîd/27)

(*) Din adamlarının DİNİ, Kişisel Çıkarlarına Âlet Ederek Halkı Sömürmeleri

Ey iman etmiş kişiler! Şüphesiz, hahamlardan /bilginlerden, rahiplerden birçoğu kesinlikle İNSANLARIN MALLARINI HAKSIZ YERE YERLER ve ALLAH YOLUNDAN SAPTIRIRLAR. Ve altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayan /başta kendi yakınları olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlamayan  kimseler, hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!”(Tevbe/34)

(b) Tanrı Aracılığı Nedir?

– Şeyhlik, Tanrı ile insanlar arasındaki gayri resmi aracılıktır.

 Resmi aracılığı, imam unvanıyla din görevlisidir.

İkisi de Hıristiyanlıktaki,

– Tanrı aracılığı olan ruhbanlığın ve

– Evliyalık olan ruhani azizliğin İs­lam’a taşınmasıdır.  

Kuran, Tanrı aracılığının her türünü yasaklamıştır.  

Kur’an’da ne şeyh ne de bugünkü işlevleriyle imam kavramı vardır.

TANRI ARACISI ŞEYH VE İMAMbu aracılık görevlerini;

İbadetleri yönetmek,

* Din ve ahlak öğretmekle meşrulaştırırlar.

Hâlbuki Kur’an, hiç kimseye böyle ruhbanlık görevleri vermemiştir. Çünkü Ruhbanlık ve şeyhlikdin pratisyenliği, teknisyenliği ve esnaflığıdır.” [18]

(c) Dinsel Ekonomik Sektörler

Tanrı aracıları, Kur’an’da bulunmayan, “ibadet yönetme”, “Tanrı, din ve ahlak öğretimi” adları altında dinsel ekonomik sektörler uydur­muşlardır. Bu sektörleri meşrulaştıran bir tane ayet yoktur. İnsanlara Tanrı’yı ve dini sadece şeyh ya da imam öğretebilir düşüncesi,

– Tanrı’nın, herkes için ortak biri olmadığını ve

 Aracısız bir şekilde biline­meyeceğini,

 Tanrı, kendisini sadece bu aracılara bildirdiğini ve

 O’nu ancak bu aracılarla bilmek mümkün olduğunu söylemektir.

Bu anla­yış, Kur’an’ın yasakladığı Hıristiyanlığın ruhbanlık anlayışıdır. Tanrı’yı, dini ve ahlakı başkasından öğrenmeyi ve onları başkasıyla yaşa­mayı emreden bir tane ayet yoktur.

“Ahlak öğreten yüz binlerce Tanrı aracısının bulunduğu bir
ülkede, her gün on binlerce ahlaksızlığın icra edilmesi, bu
aracılığın zararını, uygulamada ortaya koyduğuna
yeterli delildir. ”[19]

(d) Tanrı ile İnsan Arasında Aracılığın Zararları

Şeyhlik psikolojisi sadece dinde değil, siyaset dâhil bütün alanlarda egemendir.

Şeyhler insanları istediği gibi kullanabileceği eşya gibi görürler.

Şeyhlik dâhili sömürgeciliğin adıdır.

Şeyhlik tüketir, üretemez.” [20]

İbadet, kölelik demektir. Kölelik, efendi ile kurulan direkt, ilişkidir. Tanrı’ya ibadet, O’nunla direkt iletişim kurmaktır. Tanrı ile direkt değil de aracı vasıtasıyla iletişim kurmak, ibadeti gerçekleştirmeyece­ğinden kişide aşağıdaki zararları doğurur.

* Allah’la İnsan Arasında Bariyer Oluşturur

Din görevliliği, şeyhliğin resmi versiyonudur. İkisi de Tanrı aracılığı sistemidir. Tanrı’yı, aracı çalıştıran bir kuruma indirger. İkisi de kişiyi, Tanrı’dan koparan aradaki paravan, bariyer ve perdedir. Kişinin, Tanrı’sıyla direkt kişisel iletişim kurmasını engeller. Kişi, Tanrısı’yla kendi başına karşı karşıya gelmelidir. Kişi, Tanrısı’yla direkt karşılaşınca, O’na karşı davranışlarının ve konuşmasının adabı muaşeretini kendisi öğrenir ve düzenler. Kişinin insanilik kalitesini yükseltir. Böyle bir karşı­laşma, kişinin kendisinden özgürleşerek üniversal olmasını sağlar.

* Kişinin benliğini gerçekleştirmesini engeller,

* Yanlış yapmaya alıştırır,

* Varlık olmayı önler,

* İradenin köleleştirilmesini sağlar.

“Şeyhlik, hizmeti alanın başkası, faturayı ödeyenin başkasının olduğu bir sistemdir.”

* Şeyh ve imam Allah ile kontak kurulmasını önleyerek Tanrı’nın insanlarda içkinleşmesini engeller.

* Şeyhlik ve imamlık sistemleri, insanları geriye götürürler, kesinlikle ileriye götürmezler.

* Başkasında yok olmanın yolunu açar. Çünkü mürit ve cemaat, takipçi demektir. Mürit, şeyhin, cemaat ise imamın izleyicisidir. İkisi de başkası olan imamda ve şeyhte yokolan kişidir. İmamlık ve şeyhlik, çok sayıda insanı, bir kişide toplayarak bütünleştirmek, tek kişi yapmak demektir.

* Kişinin birey olmasını önler. Çağımız, birey olma çağıdır; grupla kimlik almama çağıdır. Şeyhlik, kendisine taraftar sağlayabilmek amacıyla, demokrasiye uyumlu birey olmayı önlemede dini ve Tanrı’yı kullanan sistemdir. Demokrasinin aradığı kendi başına karar verebilen tam birey olma gerçekleşemez.

* Şeyh ve imam, insanın yaratılış amacını gerçekleştirmesini önler. İnsanın yaratılış amacı ise, Tanrı’nın önerdiği şekilde aklın selimleştirilerek insanilik düzeyine çıkmaktır. Bu düzeye çıkmak, Tanrı ile direkt karşı karşıya gelerek, O’nun karşısında insanilik uygulamaları yapmakla mümkündür.

* Şeyhlik ve imamlık sistemi, insanın kendisini aşmasını önler.

* Şeyhlik ve imamlık, Tanrısal ilgiyi şeyhe, imama doğru devşirir. Aracılık, kişilerin Tanrı ile ilgili olmalarını önler. Aracılar, kişilerin Tanrı’ya olan ilgilerini kendilerine devşirirler.

* Aracılık, Tanrısal asosyalliği oluşturur.

İbadetini imamla yapan kişi, kendi başına ibadet eylemini yapabilen varlık olmaktan çıkar. Tanrısı ile kendi başına iletişim kuramaz hale gelir. Buna “Tanrısal asosyallik” adı verilir. Dolayısıyla ibadet yapmadan önceki haliyle, ibadet yaptıktan sonraki hali arasında insanilik açısından hiçbir fark gerçekleşemez. Dinin insaniliğiyle oluşamaz.

Türkiye’nin her yerinde aşırı dinsellik bulunmasına rağmen

Dindarlığın bulunmamasının en temel nedeni, Tanrısal asosyalliktir.[21]

8. Atatürk ve Çağdaş Din

Çağımız İslam dünyasında çağdaş din anlayışına geçiş girişimini yapan ilk kişi Atatürk’tür. Bu nedenle çağımızda Müslümanların çağdaş insanlık çizgisinde var olduklarını gösterebilecekleri tek aktör Atatürk’tür. O’nun, kurumsal din örgütü olarak görülen Diyanet teşkilatını kurması, kurumsal din tipine inandığından değilbir sosyolojik gerçeklik” olarak toplumsal yapının gerektirmesi nedeniyledir.

“Dinsel toplamlarda yöneticiler, dinin kurumsal olmasını severler. ”

Kur’an’ın, din tipi çağımıza uyumludur. Onun çağdışı uygulanmasındaki sorun, Kur’an’da değil, onu algılayanların akıl çapının çağımız öncesi ölçekte kalmasındadır.[22]

Yazıyı şu cümleyle tamamlayabiliriz:

“İnançlar, hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir. ” (Nietzche)

***

Kaynakça

[1] Mahmut ŞAKİR, Hz. Âdemden Günümüze İslâm Tarihi, (Çeviren: Fikret AYDIN), Kahraman Yayınları, İstanbul, 1993, c.II, s.41.                                                                                    

[2] M. Kemal ATATÜRK, ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, cilt: II, s.149.

[3] Durmuş KORAY, Neden Atatürk-Niçin Laiklik, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2003, s.478.

[4] Ahmet HİLMİ, İslâm Tarihi Hz. Peygamberden Zamanımıza Kadar, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1994, cilt: II. s.259. 

[5] Sedat ŞENERMEN, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün İslam /Kur’an Kültürü, İstanbul, 2013, 2.Baskı, Togan Yayınları, s.68-69.

[6] Şamlı bir Hıristiyan hekim olan İbni ESAL Muaviye’nin hekimi idi. Zehir yapmakta ve bu zehirleri uygulamakta vicdansızca bir maharete sahipti. Tarihçi VAKİDÎ’NİN rivayetine göre Hazreti HASAN’A verilen zehiri bu hazırlamıştı.  MUAVİYE ZAMANINDA bu adam vasıtasıyla zehirlenen birçok Müslüman âlimler ve salih müminler arasında HALİD İbni VELİD’İN oğlu ABDURRAHMAN olduğu gibi, SAAD İbni EBİ VAKKAS da vardı. (AVLONYALI SÜREYYA, Fetret-i İslâm, s.220-223)

Şamlı Hıristiyan hekim İbni ESAL: “Bilhassa Yunan Şüpheciliği Mutezile filozofları üzerinde etkili oldu.” Kelile ve Dimne, İran hükümdarı (KOBAD’IN) oğlu NUŞİREVAN’IN EMRİYLE Hintçeden Farsçaya tercüme edilmişti. Bu kitap “İslâm edebiyatı ve hikmeti üzerinde etkili olmuştur.  Daha sonraları ilk Abbasi Halifeleri zamanında (İbni MUKAFFA ) bu eseri Farsçadan Arapçaya tercüme etti. (Prof.Dr. Hilmi Ziya ÜLKEN, Uyanış Devrinde Tercümenin Rolü, s.79-80)

[7] A.HİLMİ, a.g.e., c.II, s.260-264. 

[8] ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, cilt: II, s.148-150; Sadi BORAK, Atatürk ve Din, İstanbul, 1962, s.36-37.

[9] S.BORAK, Atatürk ve Din, s.81-82;  Prof.Dr. Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1971, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, s.206;  Ahmet GÜRTAŞ, Atatürk ve Din Eğitimi, Ankara, 1997, DİB Yayını, s.34.

[10] Batıl: Hurafe, mitolojik, boş ve geçersiz inanç…

[11] Turhan OLCAYTU, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk Ne Yaptı? İnkılâbımız, İlkelerimiz, İstanbul, 1973, 4.Baskı, Okat Yayınevi, s.12. 

[12] ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, cilt: II, s.143.  

[13] S.BORAK, Atatürk ve Din, s.37; Prof.Dr. Enver Ziya KARAL, Atatürk’ten Düşünceler, Ankara, 1969, Türkiye İş Bankası Yayını, s.73-74.  

[14] S.ŞENERMEN, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün İslam /Kur’an Kültürü, s.70-74.

[15] S.BORAK, Atatürk ve Din, s.34; E.Ziya KARAL, a.g.e., s.56; Osman ERGİN, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, Eser Neşriyat, c.5, s.1901; A.GÜRTAŞ, Atatürk ve Din Eğitimi, s.66.

[16] Prof.Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Türkiye’yi Kemiren İhanet Allah ile Aldatmak, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2008, s.345.

[17], [18], [19] Prof.Dr. Niyazi KAHVECİ, Çağdaş Düşünme Yazıları I, İstanbul, 2019, Doğu Kitabevi, s.46, s.47; s.39; s.40.

[20] N.KAHVECİ, Çağdaş Düşünme Yazıları I, s.63; s.65; s.52; s.58.

[22] N.KAHVECİ, Çağdaş Düşünme Yazıları I, s.40-44.

[22] N.KAHVECİ, Çağdaş Düşünme Yazıları I, s.194.

Devamını Oku

Korku Kişiliği Böler!

Korku Kişiliği Böler!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1. Korku Nedir?

Korku, belirli bir ağrı veya tehdit olarak algılanan bir olay sonucunda, uyarıcı bir tepki olarak ortaya çıkan yaşamsal bir tepkidir. Korku, görünüşte evrensel bir duygudur. Herkes bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde çeşitli korkulara kapılabilir. Korkuuyarıcı bir tepki olarak oluşan yaşamsal bir tepkidir.

Korku, bir ya da birçok belirsizlik karşısında çeşitli tehdit algıları ile tetiklenen, rahatsız edici ve olumsuz bir histir. Kaygının gelecekte olabilecek kötü bir durumla ilgili bir kuşkuyu kapsamasından farklı olarak korku hem şimdiki zamandaki hem de gelecek zamandaki bir ya da daha çok kötülüğün oluşabilecek olmasından duyulan olumsuz ve yıpratıcı bir duygudur.

Korku belirli bir ağrıveya tehdit olarak algılanan bir olay sonucunda, uyarıcı bir tepki olarak ortaya çıkan yaşamsal bir tepkidir. Korku görünüşte evrensel bir duygudur. Herkes bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde çeşitli korkulara kapılabilir. Tehlike ile karşılaşan bir kişi korkar ve bu korku sonucunda kaçmak için bir tepki oluşturur (bu, aynı zamanda “kaç ya da savaş” tepkisi olarak da bilinir). Ancak aşırıya kaçan durumlarda (nefret ve terör gibi) korkan bir kişi donup kalabilir veya felç tepkisi vermesi de mümkün olabilir. 

John B. Watson, Robert Plutchik ve Paul Ekman gibi bazı psikologlar korkunun temel ya da doğuştan gelen küçük duygudizilerinden birisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu dizi aynı zamanda sevinçüzüntü ve öfke gibi duyguları da içerir. Korku, kişide herhangi bir belirli türde duygusal durum veya anlık bir dış tehdit oluşmadan meydana geldiği takdirde anksiyete olarak teşhiş edilmelidir.[1]

Korku Karşısında Her Kişi Aynı Tepkiyi Veremez

Korku, kişinin kendi düşüncelerinin neden olduğu bir duygudur. Bu düşüncelerin içeriğinde “tehlike” olduğu için korku reaksiyonu verilir. Bu nedenle aynı durumla karşılaşan değişik kişiler, farklı düşünceleri neticesinde farklı reaksiyonlar verebilirler. Ancak çoğu zaman korkuyu yaşayan kişiler bunun kendi düşüncelerinden kaynaklandığını bilmedikleri için etkili bir çözüm üretme yoluna gitmezler ve çaresizlik yaşayarak, korkularını kriz boyutlarına taşıyabilirler. Yaşanan bu krizler de kaçınma davranışlarını arttırarak yaşamdan zevk alma potansiyelini azaltırlar.

Öte yandan, korku hissini yaratan ortamdaki düşüncelerini sorgulayan ve bu ortamdan kaçmayan kişiler, bu duygularını yenmeleri sonucunda hem önemli beceriler kazanırlar hem de kendilerine olan güven ve yeterlilik hislerinin artması gibi anlamlı gelişmeler gösterirler.[2]

2. Ünlülerden Bazılarının Korku ile İlgili Sözleri

Korku, insanoğlunun en baskın duygularından biridir ve tarih boyunca pek çok ünlü kişi tarafından korku üzerine tespitler yapılmıştır. İşte onlardan bazı örnekler:[3]

Etrafa korku salanın kendisi de korkuyordur.” Epikür

Korkulacak tek şey korkunun kendisidir.” Franklin D. Roosevelt

Korku, en beşeri duygudur. Benim iktidarlara başkaldırışımı görenlerden kimi, beni korkusuz insan saydılar. Oysa ben korkarım. Bende, başkalarına yararlı olacaksa, doğru bildiğimi, inandığımı söylemek duygusu, korku duygusuna her zaman üstün gelmiştir.” Aziz Nesin

Sabırsızlık korkudur.” Stefan Zweig

İnsan seviyorsa kaybetmekten korkar. Kıskançlık da bir kaybetme korkusudur. Kıskanmıyorsa eğer yeterince sevmiyordur.” Oğuz Atay

Korkunun kaynağı gelecekte yatar. Kim gelecekten kurtulmuşsa, korkacak hiçbir şeyi yoktur.” Milan Kundera

İnsanları harekete geçirmek için iki manivela vardır: Menfaat ve korku.” Napolyon Bonapart

Korku işe yarayabilir ama korkaklık hiçbir işe yaramaz.” Mahatma Gandi

Korkaklar hiçbir zaman zafer anıtları dikmemişlerdir.” Platon

Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde, o şeyden yana çıkmazsan, korkaksın demektir.” Konfüçyüs

İnsan, sevdiğinden korkar, fakat korktuğunu sevemez.” Cenap Şahabettin

Korku, yalan doğurur.” Fyodor Dostoyevski

İnsan düşmekten değil, düşerse hadi kalk’ diyebilecek bir dost sesi duyamamaktan korkar.” Aldous Huxley

3. Kur’an’da ‘Korku’yu İfade eden Kavramlar

İnsandaki temel duygulardan biri olan korku; bir tehlike veya bir tehlike düşüncesi karşısında uyanan kaygı duygusu olarak tanımlanan soyut bir kavramdır. Kur’an literatüründe bu olguyu ifade eden birden fazla terim vardır. Ancak korku olgusunu en genel anlamı ile ifade eden sözcük “havf” kelimesidir. Kur’an, imanla küfrü, hakla batılı, iyi ile kötüyü birlikte zikreder ve her iki davranışın sonunda insanı nelerin beklediğini ortaya koyar. Sonra da insanı, dilediğini yapmakta özgür/serbest bırakır. Kur’an, insan için rasyonel bir kılavuzdur. Eğitim açısından ceza ve mükâfat iki büyük dürtüdür. İnsan neticede ödüllendirileceği şeyleri yapmayı, ceza tehdidi olan şeylerden ise kaçınmayı öğrenir. Kur’an’da anılan korkutmalar bu bağlamdadır.

Kur’anfıtri (yaratılıştan) bir duygu olan korku olgusunu;

İnsanın iç dünyasında bir otokontrol sistemi oluşturmak,  

* Onun aşırılığa kaçan sınırsız arzu ve isteklerini frenlemek  

* Aynı zamanda insanı iyi işler yapmada harekete geçirmek için pozitif yönde kullanmıştır.[4]

Kur’ân-ı Kerîm; korku olgusunu insanlığın ilk döneminden Hz. Âdem’in çocukları arasında meydana gelen anlaşmazlık ve bunun sonucunda ortaya çıkan bireysel korku ve şiddet olayından başlayarak ele almış ve insanların Allah’tan başka hiçbir varlıktan korkmaması gerektiğini bildirerek insanların diğer bütün korkulardan kurtulmalarının yolunu göstermiştir.

(aHavf: Sözlükte “korkmak, kaygılanmak, endişe duymak” gibi anlamlara gelen bu kelime, genellikle “hoşlanılmayan bir durumun başa gelmesinden veya arzulanan bir şeyin elde edilememesinden duyulan kaygı ve korku” şeklinde tanımlanmaktadır. Havf kelimesi güven ve emniyet anlamındaki “e-m-n” kelimesinin zıddıdır. Havf kelimesi hem dünyevî hem de uhrevî korku ve kaygılar için kullanılır.

Kur’an’da korku ifade eden; haşyet, takvâ, vecel ve rehbet gibi kelimeler veya türevleri havf ile aynı ya da yakın anlamlar içermekle birlikte bazı nüansları da içerir.

(bHaşyet: “Tazim, hürmet ve saygı” ile karışık bir korkudur. Bu kelime kulun, işlediği günahlar nedeniyle veya Allah’ın celal sıfatlarından kendinde tecelli edeceği düşüncesiyle kalbinde                                                              duyduğu endişeyi ifade eder. Daha çok kendisine saygı duyulan varlık hakkındaki bilginin bir ürünü olarak ortaya çıkar.[5]  

Allah’tan ancak bilgin kulları korkar.”(Fâtır/28. Bkz, Abese/9, Ahzab/39)

 Bu itibarla haşyet sözcüğü için Allah’ı bilen âlimlerin korkusudur, denilmiştir.

Haşyet” sözcüğünün Türkçeye “basit korku” anlamındaki “havf” sözcüğüyle eşanlamlı olarak çevrilmesi yanlıştır. Haşyet, bilgi ve idrakin bir sonucu olarak ortaya çıkan hayranlık ve saygının doğurduğu bir “hasret kalma, uzak düşme” korkusudur. Bu yönüyle kesinlikle basit korkuya benzemez. Nitekim Ra’d/21. ayetinde her iki sözcük de farklı anlamlarda kullanılmıştır: “Onlar, Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler. Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyarlar (yahşevne) ve hesabın kötülüğünden korkarlar .

Bu ayetteki “yahşevne” ifadesi “haşyet”i (hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkmayı), “yehâfûne” ifadesi ise “bilinen sade ve basit anlamlı korkuyu” ifade etmektedir.

Havf” denen basit korku duygusu bir yaradılış özelliği olarak herkeste var olmasına karşılık, içerdiği saygı ve hayranlık duyguları ancak çaba gösterilerek elde edilebilen “haşyet” duygusu herkeste olmaz. Basit korkuya (havf’a) kapılan kişi, korktuğundan uzak durmaya çalışır. Örneğin: Ateşten korkan ateşin yanına yaklaşmaz, hastalıktan korkan hasta olmamak için gerekli tedbirleri alır, cehennemden korkan isyan etmez, düşmanından ya da vahşî hayvandan korkan onlarla karşılaşmamaya, onlara yaklaşmamaya gayret eder. Ama haşyet sahibi öyle değildir. O, haşyet duyduğuyla hep yakın olmayı arzular. Ondan uzak kalmaktan korkar. Ona derin bir sevgi, saygı ve hayranlık duyar. Onun darılmaması, gücenmemesi için gayret eder. Daima kendisini ona sevdirmeye, beğendirmeye çalışır.[6]

Haşyet, havf gibi yaradılıştan gelen bir duygu değildir. Haşyet duygusu sonradan oluşur. Bilgi ve idrake dayanır, bilgi ve idrak ile doğru orantılıdır.

(cTakvâ: Sözlükte “kişinin, kendini korktuğu şeyden koruması” anlamına gelen takvâ, terim olarak; “günaha girmeye neden olacak şeylerden nefsi korumak”; bunun için de “insanın titiz davranıp kendini günah işlemeye sevk eden şeylerden koruması” şeklinde tanımlanmıştır. Takvanın aslı önce şirkten, sonra kötü ve günah olan fiillerden, daha sonra günah olması muhtemel olan amellerden sakınmak, en son olarak da gereksiz ve lüzumsuz olan şeyleri ter etmektir.

(d)  Rehbet: “Tedbirli ve ihtiyatlı olmak”la birlikte “telaşlı ve tedirginlikle karışık bir korku”yu ifade eder.

Yalnız benden korkun”(Bakara/40; bkz. Nahl/51) ayetinde bu mana açıkça görülür. Rehbet kelimesi, rağbet sözcüğünün karşıtıdır. Aşırı dini korku ve kaygıdan dolayı bir hücreye kapanıp kendini ibadete veren Hıristiyan keşişlere eski Araplarca “rehbet” kökünden gelen rahip adı verilmiştir. Bu sözcük çoğul şekliyle (ruhban) şeklinde Kur’an’da geçmektedir. (Bkz, Mâide/82; Tevbe/31)

(d)  Vecel: Otoritesinden, cezasından veya görmesinden korkulan Zat’ın karşısında korkudan kalbin çarpması, titremesi ve tüylerin ürpermesidir. Enfâl/2’de “Gerçekten müminler ancak öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir” ayetinde “vecel” kelimesi bu anlamı ifade eder.[7]

Kur’an’dan Korku Konusuyla İlgili Örnek Bazı Ayetler

Ey Âdemoğulları! Size, aranızdan, ayetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim Allah’ın koruması altına girer ve iyileştirirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.”(A’râf/35)     

Şüphesiz sen o öğüt, hatırlatma olan Kur’an’a uyan ve görülmeyen, duyulmayan, sezilmeyen yerlerde bile Rahman’a (yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah’a) saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan kimseyi uyarırsın. Sen hemen onu birbağışlanma ve çok şerefli bir ödül ile müjdele.”(Ya-Sin/11)

Ve Allah, buyurdu: İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. O hâlde yalnız Bana karşı adam olun.

Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler de yalnız O’nundur. Din de daima O’nundur. Böyle iken, siz Allah’tan başkasına mı kendinizi koruma altına aldırtıyorsunuz?” (Nahl/51-52)

Şüphesiz ki Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişiler ve kendileri, iyileştiren-güzelleştiren kişilerin ta kendisi olanlar ile birliktedir.”(Nahl/128)

Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde Benim korumam altına girin.-” (Mü’minûn/52)

Şüphesiz Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan tir tir titreyen şu kimseler, Rablerinin âyetlerine inanan kimseler, Rablerine ortak tanımayan kimseler, şüphesiz kendileri, Rablerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve iyilikler için önde gidenlerdir.”(Mü’minûn/57-61)

Ey iman etmiş kimseler! Allah’ın koruması altına girerseniz, O, size hakkı bâtıldan ayırdedecek bir anlayış verir ve sizden kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah çok büyük armağan sahibidir.”(Enfâl/29)

Ey iman etmiş kimseler! Allah’ın koruması altına girmiş kişiler olmanız için nasıl koruma altına alınmanız gerekiyorsa kendinizi öyle Allah’ın koruması altına alın ve ancak müslimler olarak can verin.”(Âl-i İmrân/102)

Şüphesiz ki o şeytan/kötü niyetli insan, kendi yakınlarını korkuturOnlardan korkmayıneğer mümin iseniz Benden korkun.”(Âl-i İmrân/175)

Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyde Peygamber üzerine, daha önce gelip geçen kimselerde; Allah’ın verdiği elçilik görevini tebliğ eden, O’na saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve Allah’tan başka kimseye saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duymayan kimselerle ilgili Allah’ın uygulaması olarak bir güçlük yoktur. Allah’ın emri, ayarlanmış, belirlenmiş bir kaderdir. Hesap görücü olarak Allah yeter.”(Ahzâb/38-39)

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse rahmete ermeniz için kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’ın koruması altına girin.”(Hucurât/10)

Ey iman etmiş kişiler! Allah için, hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olunuz. Ve bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sürüklemesin. Adaletli olun, adaletli olmakAllah’ın koruması altına girmeye daha yakındırAllah’ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, yaptıklarınıza haberdardır.”(Mâide/8)

4. Korkuyu Yenmek İçin Öncelikle Güven ve Yeterlilik Duygularını Artırmak Gerekir

– Korku karşılaştığımız nesneye veya içerisinde bulunduğumuz duruma değil, kendi düşüncelerimize verdiğimiz bir reaksiyondur. Bu nedenle, korkuyu yenmek için herhangi bir dış gücün durumu düzeltmesini beklemek veya bu ortamdan kaçmak yerine, korkuya neden olan düşüncemizi bulup, onu test etmek korkumuzu yenmemizde önemli bir adım olacaktır. Ancak, düşüncelerimizi test etmeye veya bir başka deyişle korktuğumuz durumla karşılaşmaya karar verdiğimizde olumsuz düşüncelerimizi durdurmak, ufak basamaklar halinde ilerlemek, gerekiyorsa problem çözme tekniklerinden yararlanmak ve durumun çözümü için gerekli becerilerimizi geliştirmek, bu tecrübelerin başarıyla sonuçlanmasında önemli bir rol oynayacaktır.

 Başarıyla sonuçlanan bu tecrübeler neticesinde de korku hissimizi yenmenin yanı sıra kendimize güven ve yeterlilik duygularındaki artma ile beraber mücadeleci bir kişilik tarzı geliştirme yolunda önemli ilerlemelerde sağlamış oluruz.

 Bu nedenle gerekli donanımı sağladıktan sonra korkudan kaçmak yerine, korkunun üzerine gitmek, birçok olumlu gelişim için bir fırsat olarak da değerlendirilebilir.

 Dolayısıyla korkan bir kişiye sosyal destek vermek durumunda olan kişi, genelde yapıldığı gibi o kişinin korktuğu durumla karşılaşmasını engellemek yerine, kişinin bu korkuyla mücadele etmesini sağlayabilecek donanımlarını araştırmaya çalışması ve bunun için karşısındaki kişiyi gönüllendirmesi, aynı zamanda durumun kontrol edilebilirliğini göstermesi, hem problemin çözümünde hem de olumlu kişilik özelliklerinin geliştirilmesinde oldukça önemli bir rol oynayacaktır.[8]

Savaş ve Ölüm Korkusu, Kişilik Bütünlüğü Geliştirilerek Aşılır

Savaş ve ölüm korkusu” nedeniyle bazılarının düşmandan, Allah’tan korkar gibi korkması ve bu korkuyu daha da ileri götürmesi, anlayışı köreltmektedir. Savaş korkusu, daha doğrusu korku psikolojisi, anlamayı engellemekte ve söyleneni anlaşılamaz hale getirmektedir. Demek ki korku, insanın psikolojik yapısındaki hȃkim duygu haline gelmekte, diğer duyguların ve melekelerin saf dışı kalmasına neden olmaktadır.

Hataları, eksikleri ve güzellik beğenisini saf dışı bırakan kara sevda gibi, savaşta ölüm korkusu da söyleneni anlama melekesinin (tefakkuh) çalışmasını engellemektedir. Çünkü belirtilen korku hastalık halini almıştır, hasta olan insan söyleneni kolay kolay anlamaz. O zaman eğitim ve öğretimle insanların duygu alanını diğer yetenekleriyle dengede tutmak gerekiyor. Kişilik bütünlüğü ancak bu yolla kurulabilir ve bütün melekelerin ve duyguların bir bütün halinde işlerliği sağlanabilir.

Savaş alanından ölüm korkusundan dolayı kaçan insanlara, o sırada söz dinletmek zordur ve hatta mümkün değildir. Sağlam kaleler içinde kendini hapseden insana ancak ölüm ulaşır, sözü ulaştırmak mümkün olmaz. Nefsiyle cihat eden insan, nefsinin entrikalarından korkarsa bütün anlayış kanallarını kapatmış olur.

Sonucu şöyle tamamlayabiliriz.

Duygu alanını beynin diğer yetenekleriyle, yani akli melekeleri ile dengede tutmak, kişide korku duvarını aşmada ilk şarttır. Korku, kişiyi onuruna ve haklarına sahip çıkmaktan engeller. Korku bir hastalıktır, psikolojik bir savaş taktiğidir. Muhatabı, etkisiz ve itaatli kılmanın bir yöntemidir. Toplumsal alanda oluşturulan korku, toplumu esir almak, tepkisiz, duygusuz, savunmasız kılmak içindir. Korku bir psikolojik hastalıktır. Bunu aşmak;

– Ölümü hiçe saymak,

 Her şeyi göze almak,

 Hele bir inanç /ideal, vatan savunması gibi kutsallık uğruna yapılacağını ilke edinmekle mümkündür.

İslam’daki şehitlik mertebesi her türlü korkuyu aşmada en üstün moral güç kaynağıdır.

Nerede olursanız olunuz ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” (Nisâ/78)

Hainler hep korkar. Korku duygusunu en çok hainler yaşar. Gölgesinden bile korkan hainler, bu dünyada da öte dünyada da ihanetinin karşılığını mutlaka görürler…

***

Kaynakça

[1]https://tr.wikipedia.org/wiki/Korku#:~:text=Korku%20belirli%20bir%20a%C4%9Fr%C4%B1%20veya,bir%20%C5%9Fekilde%20%C3%A7e%C5%9Fitli%20korkulara%20kap%C4%B1labilir.

[2] Tülin GENÇÖZ, (ODTÜ Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi), “Korku: Sebepleri, Sonuçları Ve Başetme Yolları”, Kriz Dergisi, 6 (2): s.9. Bkz.  Chromeextension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/595869   

[3] https://onedio.com/haber/dunyada-derin-izler-birakmis-unlu-isimlerden-korku-hakkinda-soylenmis-20-muhtesem-soz-686620

[4] İsmail Hilmi BİLGİ, “Kur’ân’da Korku Olgusu Neden Ve Nasıl Kullanılmıştır?”, Balıkesir Üniversitesi İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı:2, Aralık 2015, s.235.  

[5] İsmail Hilmi BİLGİ, a.g.e., s.236.   -237.

[6] Hakkı YILMAZ, Tebyinü’l-Kur’an /İşte Kur’an, İstanbul, 2015, c.1, s.187-188.

[7] İsmail Hilmi BİLGİ, a.g.e., s.237.

[8] Tülin GENÇÖZ, (ODTÜ Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi), “Korku: Sebepleri, Sonuçları Ve Başetme Yolları”, Kriz Dergisi, 6 (2): s.15.

[9] Prof.Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, İstanbul, 2008, c.5, s.233-234.

Devamını Oku

Aldatmak ve Aldanmak

Aldatmak ve Aldanmak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanlık tarihi bir açıdan aldatılma, aldanmanın da tarihi gibidir. Yeryüzünde kişioğlunun yaşamı, bireyin içindeki şeytanın aldatması sonucu aldanma ile başladı. Daha sonraki zaman ve dönemlerde şeytanlaşan bireylerin bireysel yahut örgütlü kurumsal olarak kişi ve toplumları aldatmalarıyla devam etti. Bu aldatma ve aldanmalar dinsel, sosyal, kültürel, siyasal, ticari ve başka alanlarda da sürdü ve sürmekte…  

Aldatma işi kasıtlı, amaçlı ve planlı olarak dünya egemenliği iddiasında olanlarca, XV. yüzyıldan günümüze küresel çapta devam etmektedir. Emperyalist, küresel aldatma dünya insanlığını hedef aldığı için zihinlere hitapla, akıl tutulmasına uğratılmış, kafaları her konuda karma-karışık aptallaşmış bireylerin sayıları milyonları ve milyarları aşıyor. Aynı şekilde biyolojik yapıdaki midelere hitapla da genetiği değiştirilmiş değişik beslenme ürünleriyle bağımlılık oluşturarak kişiler bir başka yönden tutsak kılınmak üzere aldatılıyorlar. Kişi, aldatılma ile aldanmaktan kendini korumak zorunda, kendini koruyamayanlar hem zihinlerinden hem midelerinden tutsak kılınarak insanca ve uygarca yaşamaktan uzaklaştırılmış oluyorlar. Aldatılma ile aldanma amaçlı yapılan algı operasyonları yoluyla muhatap birey ve toplum “hayvanlaştırma ve aptallaşmaya” yönlendiriliyor. İşte bu konuyu hem Kur’an hem müspet bilimler ışığında ele alan, çok değerli arkadaşım Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı Bey tarafından yapılan/yazılan “Aldatmak ve Aldanmak” [1] adlı değerli bir araştırma bugünkü yazımın konusu olacak.

1. Kitapta Ne, Hangi Amaçla Ele Alınıyor?

Sosyoloji ve ilahiyat dallarında akademisyen ve uzman olarak onlarca Kur’an odaklı tefsir, meâl ve konu konu Kur’anca eserleriyle kamuoyunda iyi bilinen/tanınan yazarımız Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı Bey, ‘Önsöz’de kitabını kısaca şöyle tanıtıyor:

“İnsan denen varlığın yaşam serüveni aldanmakla başlamıştır. İnsanın iblise/şeytana ilk aldanışı o zaman başlamıştı. Daha sonraları,

– İnsan insanı aldatmaya başlamış,

 Hatta Allah’ı aldatma yoluna bile gitmiştir.

– Zaman içinde aldatmanın çok farklı türleri ortaya çıktı.

İşte biz, bu kitabımızda, aldanma ve aldatma konusunu ele alarak, öncelikle Müslümanlara bir bilinç kazandırmayı amaçladık.”(s.7)

2Kitapta ALDATMA, Dört Ana Başlık Altında ve Şu Alt Başlıklarla İnceleniyor:

I. Bölüm, İnsanın Kendisini Aldatması

Şirk, Kendine Zulmederek, İnkâr, Nifak, Körlük, ………. İhanet, Taklit, İyilikten Önce Kötülüğe Koşmak, Gizlemek – Satmak, Dost ve Düşmanını Bilememe, Zan / Sanı, Öğüde Yüz Çevirmek,

Nankörlük, Allah’ın Bildiği Şeyleri Gizlemek, Sapıtarak, Nefsinin Aldatması, Tuzak Kurmak (s.17-192).

II. Bölüm, İnsanın İnsanı Aldatması

Allah’a İftira Atarak, Siyasilerin Halkı Aldatması, Döndürülerek, Zalimler Zalimleri Aldatır, Münafıklar Aldatırlar, Bazı Kitap Ehli, Müminleri Aldatabilirler, Kâfirlerin Aldatması, Ticaret Yolu ile Aldatma, Verdiği Sözde Durmamak Aldatmaktır, 

Cinsellik Açısından Aldatma, Çağırarak Aldatmak, Yalan Yere Allah’ı Şahit Göstererek, İftira Atarak Halkı Aldatmak (s.195-372).

III. Bölüm, Şeytanın Aldatması

Vesvese Vererek, Kendine Kul Yaparak, Pay Alarak Aldatır,

Köklerinden Kopararak, Haram Yedirtip Kendine Tâbi Kılarak, Sahte Ümitlerle Sürükler, Allah ile Aldatarak, Davranışı Süsleyerek Aldatır, Ayağını Kaydırarak, Çağırarak ve Vaat Ederek, Ayartarak Aldatır, İnsan, Şeytanı Dost Edinir, O da Onu Aldatır, Korkutarak Aldatır, Takip Edip Azdırır (s.376-466).

IV. Bölüm, Dünya Hayatının Aldatması

Dinini Oyun ve Eğlence Edineni, Allah’ın Ayetlerini Alaya Almak, Allah’ın Vaadinin Hak Olduğuna İnanmamak, Dünya Hayatını Tercih Etmek, Dünyayı Ebedî Görmesi, Dünya Hayatının Süsüne Aldanırsın (s.470-493).

3. Gün 24 Saat Kişiyi, İçindeki Şeytan Tarih Boyunca Hangi Temel Vaat ile Aldatıyor?

İblisin/Şeytanın, kadın-erkek kişileri nasıl aldattıklarını Yüce Allah, Kur’an’da ele alarak, geniş ve çok açık bir şekilde yüzlerce ayette açıklamaktadır. İblisin, yani şeytanın insanla ilk teması, Hz. Âdem ile oldu. Kur’an’da yer alan Âdem İblis temsili anlatımında İblisin, Âdem’i ilk aldatmasından sonraki durum özetle şöyledir: Rabbi’nin, Âdem’e öğretileriyle ilk bilgilenmiş insanın (Bakara/31) bu farklı konumuyla ona boyun eğmesi buyruğuna İblis uymayınca, Yüce Allah, onu sorguladı ve emrini yerine getirmesinde onu neyin engellediğini sordu (A’râf/12). İblisin verdiği cevabın ardından Yüce Allah, onu kovdu. İblis de Âdem ve neslini yoldan çıkarmak için kıyamete kadar izin istedi. Yüce Allah da izin verdi. İşte o zaman, insanları nasıl etkileyeceğini de söyledi (A’râf/12-16).

(aİblis, insanları nasıl etkileyip aldatacaktı?

… Onları saptırmak için, senin doğru yolunun üstüne oturacağım’ dedi” (A’râf/16).

Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından,sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.”(A’râf/17)

“İblis: ‘Senin şanına ant olsun ki, ihlaslı kulların hariçonların hepsini azdıracağım,’ dedi.”(Sâd/82-83)

Bu ayetlerin anlamı, insanla iblis/şeytan arasında kıyamete kadar sürecek olan bir mücadelenin başladığıdır. İçimizdeki cin şeytanı İblis ile dışımızdaki insan şeytanlarının kadın-erkek insanı mağlup etmek için hangi yolları kullandığını Yüce Allah, Kur’an’da kıyamete kadar insanlığı uyarmak, bilgilendirmek için yüzlerce ayetle açıklamaktadır. Sayın Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı Bey de şeytanların uyguladıkları aldatma yöntemlerini, Kur’an’dan ilgili ayetleri ele alarak “Aldatmak ve Aldanmak” adlı değerli kitabının üçüncü bölümünde ayrıntılı olarak anlatmaktadır (bkz. s.376-466).

(bİblis/Şeytanın insanı/Âdem’i ilk aldatma şekli vesvese vererek olmuştur

Ama şeytan ona vesvese verip; ‘Ey ÂdemSana
– Sonsuzluk ağacını ve

 Çökmesi olmayan bir hükümranlık göstereyim mi?’ dedi.”(Tâhâ/120)

Halk arasında dolaşan ve bazı okur-yazardan kaynaklanıp gelen anlayışa göre iblis/şeytan, Hz. Havva’yı önce etkileyip kandırmış, Havva da yedikten sonra Âdem’i kandırıp yemesine neden olmuştur. Ayetten anlıyoruz ki bu haber, yanlıştır ve iblis/şeytan ilk önce Hz. Âdem’e vesvese vermiştir. A‘râf/20’ye göre de, ikisine birden vesvese verip onları etkilemiştir.

Ortalıkta dolaşan iddia, günümüzdeki Kitab-ı Mukaddes’in Yaratılış bahsinden gelmektedir. Kadını aşağılamak için kullanılan bu haberin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur (bkz. s.376).

(cİblis/şeytanın insanı aldatmasındaki iki değer/tutku nedir?

Şeytanın vesvesesinde insan için önemli olan iki değer/tutku yer almakta ve şeytan onları istismar etmektedir.

Bunlardan birincisi “ebedîlik duygusu”dur.

Şeytan, ebedîlik duygusunun eşiğinden girip Hz. Adem’i etkilemiştir. Ebedîlik ağacından kasıt, Hz. Âdem’i ebedî olarak cennette tutacak olan ağaçtır. İblis/Şeytan ona: “Bu ağaçtan yersen ebedî olarak cennette kalırsın’’ demişti.

Bundan şunu çıkartıyoruz diyor, Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı Bey:

İnsan, niçin haram lokma veya kul hakkı yer?

Çünkü kazanmış olduğu servetin kendisini bu dünyada ebedileştireceğini zanneder. Bu ebedîlik duygusu ona bu günahı işletir. Hz. Âdem’de de böyle oldu; kıyamete kadar insanların bir kısmı da muhtemelen böyle davranacaktır. Bu bir yazgı, yani kader değildir ama, ebedîlik duygusu bütün insanlarda vardır.

Yüce Allah, bu olguyu bize Kur’ân ile anlatmakla şunu söylüyor: Atanız Âdem ebedîlik duygusuna aldandı, siz bu duygu ile şeytana kanıp da dünyaya tutku ile bağlanıp haram lokma yemeyin. Sonra, bu dünya tutkusu sizin mutluğunuzu alıp götürür.

Aldanmaya neden olan ikinci tutku, “kenmeyen iktidar” hırsıdır. İktidar, hükümranlık, yani makam hırsı insanı yanlışa götüren ikinci duygu olmaktadır. Ebedîlik tutkusu ile makam, yani tükenmeyen iktidar hırsı ve tutkusu, insanın hayatını altüst etmektedir.

İnsanın gönlünden en son çıkan şey makam, iktidar hırsı, yani tutkusudur. Onun için, Yüce Allah bizi terbi­ye ederken, iktidar hırsının insanı ne hale getirdiğini Hz. Âdem örneği ile anlatmaktadır. Siyasi erki elinde tutmak ve tükenmeyen, zeval bulmayan güce sahip olmak hırsı, insanlığa ne kadar kan akıttırmıştır!

Kitab-ı Mukaddes’in Genesis kitabının 1-9. cümlelerinde ebedilik ağacı, “iyi ile kötüyü bilme ağacı” olarak takdim edilmektedir. Bu doğru değildir. Bu ağaç, “haram lokma” kavramını temsil etmektedir. Yüce Allah, bu ayetle bize, “insanın biyolojik, yani maddî yapısı ne denli sınırlı ise, tutkuları, istekleri, hayatı ve bilgi edinme kapasitesi de o kadar sınırlıdır” bilgisini öğretmektedir. Bu dünyada insan için sonsuzluk, ebedîlik ve tükenmezlik kavramları geçersizdir. Sonsuz nimet ve tükenmeyen iktidar, insan için bu dünyada sahip olunamayacak şeylerdir. Ama onların peşine takılmak, insanı şeytanın oyuncağı haline getirecektir. Zaten iblis/şeytan, insana yaklaşıp onu etkileyebilmek için, bu tür duyguları veya tutkuları kullanmaktadır (bkz. s.377).

İnsanoğlu, çökmeyecek bir hükümranlığa sahip olmak için kan akıtıp bozgunculuk yapmış, yapıyor ve yapacaktır. Yüce Allahbu anlatımla, insanın ebedîlik tutkusu ile tükenmeyen iktidar hırsını disipline edip terbiye etmektedir.

Bu konuyu Kur’an’dan ilgili diğer ayetlerle daha geniş bir şekilde ele alan Yazarımız şöyle devam ediyor:

Allah: Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyiniz. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız! Sonra zalimlerden olursunuz. buyurdu. Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbinisize bu ağacı

Sırf melek olursunuz veya

Ebedî kalanlardan olursunuzdiye yasakladı dedi.

Ve onlara:

‘Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı.

Ağacın meyvesini tattıklarında, ayıp yerleri göründü ve cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara:

Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve

 Şeytan, size apaçık bir düşmandır, demedim mi?’ diye nidâ etti.”(A’râf/19-22)(s.378)

4. İblis/Şeytan Kimleri Aldatamaz?

Şeytanın işi aldatmak olduğuna göre, vaatleri de sahtedir. O, Allah’ın adını kullanarak insanları aldatır:

O aldatıcı şeytan, sizi Allah ile aldatmasın” (Fâtır/5).

Yüce Allah ayetin sonunda, şeytanın, insanlara aldatmaktan başka bir şey vaat etmediğini söyleyerekinsanları bilinçlendirmekte, onun bir sahtekâr olduğunu, verdiği sözde durmayacağını ve böylece onun tuzağına düşmenin büyük kayıp olacağını insana öğütlemektedir. Zaten dinin ana amaçlarından biri de şeytanın ALDATICILIĞINA karşı insanı mânen silahlandırmak, yani doğru bilgilerle güçlendirmektir.

Benim kullarıma gelince, senin onlara gücün yetmez. Vekil olarak Rabbin yeter.

Yüce Allah’ın, “Benim kullarım” derken kastı, ihsan edip ihlâsa ulaşanlardır. Zaten iblis/şeytan şöyle demişti:

Senin mutlak kudretine yemin ederim ki; onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi” (Sâd/82-83).

İşte muhlis, muhsin, muttaki denen aklıselim/kalbi selim insanlara, iblis/şeytanın gücü yetmemekte, onları etki alanına alamamaktadır. Aklıselim olanlar iblis/şeytanın manyetik alanına girmediklerinden, şeytan onları kendine çekememekte, aldatamamaktadır (bkz. s.426).

Arabada biri ileri, diğeri geri olmak üzere iki vites olduğu biliniyor. Yine bilinmektedir ki arabada, aynı anda hem ileri hem geri vites aktif olamaz. Yani araç hem ileri istikamete hem de geri yöne aynı anda hareket halinde olamaz.

Şems/8’de, kadın-erkek her kişide yaratılışta hem fücûra (şirke, şerre, şeytanlığa) hem takvâya (tevhide, hayra, barış ve adalete) yetenek vardır. Bunlardan fücûra olan yetenek, kötüye yönlendiren (emmâre) nefis (Yûsuf/53), yani özel adıyla İblis’tir. Kişinin takvâya olan yeteneği işletilmeye hazır potansiyel selim aklıdır. Kadın-erkek her kişi, içindeki şeytan iblisin yönlendirmesine/vesvesesine uymaz, onu uygulamazsa, iblis derhal devreden çıkar. Çünkü iblisin/şeytanın zorlayıcı yaptırım gücü yoktur. Kişi, içine doğan ilk sese, diline gelen ilk söze, beyninde uyanan ilk fikre itibar etmez, onu davranış haline getirmek üzere uygulamazsa, iblis devreden çıkıyor. İşte o zaman kişi potansiyel selim aklını işletir, selimleştirirse, aklıselim sahibi, yani muhles/ihlâslı kişi olur. İçimizdeki şeytan İblisin de “muhlesîn/aklıselim sahibi kullarına gücüm yetmez” diye azdırmakta, saptırmakta, yoldan çıkarmakta istisna olarak gösterdiği kişi budur. Tıpkı arabada aynı anda hem ileri hem geri vitesin aktif olamayacağı gibi… Kişide iblis egemen ise, ondan hayra yönelik bir davranış söz konusu olamaz. Kişide aklıselim egemen ise, o kişide şirke, şerre, şeytanlığa yöneliş asla olamaz.

İnsanlar, iblisi/şeytanı vekil edindiklerinde, onun etkisi altına girmektedirler. Onun içindir ki, ayetin sonunda “vekil olarak Rabbinin yeterli olacağı”na dikkat çekilmektedir.
Aklını selimleştirerek Allah’ın vekâletine sığınan, O’na dayanan insanın üzerinde şeytanın hiçbir yaptırımı olamaz (bkz. s.426).

İhlâs Sahibi, Muhles Olmanın Anlamı Nedir?

(a) İhlâs sahibi olmanın bir anlamı, dini sadece Allah’a tahsis etmektir.

Bana, dini Allah’a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu” (Zümer/11).

(b) İhlâs’ın bir başka anlamı da iblis/şeytanın etki alanından kurtulmak, şeytanın etkisi/yönlendirmesi altında kalmamaktır.

Senin mutlak kudretine yemin ederim ki; onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi” (Sâd/82-83).

(c) Günümüzde ihlâs sahibi insan, kâmil insan” anlamına gelmektedir. “Muttaki ve muhsin” olma özelliklerini kendinde toplamış insana “ihlâs sahibi kişi” denmektedir.[3] Tüm Allah Elçileri hep bu özelliğe sahip kişilerdi.

Kişinin takvâya olan yeteneği, işletilmeye hazır potansiyel selim akıl olduğuna göre, aklını selimleştiren kendini takvalı, yani muttaki kişi konumuna getirmektedir ki, sözü edilen “kâmil insan”, aklıselim sahibi olan kişi demektir.

Özetleyecek olursak; iblis/şeytanın etkisinde kalmayan “ihlâs sahibi kişi”nin özelliklerini şöyle söyleyebiliriz. İhlâs sahibi insan, aklına/beynine, inancına yabancı bilgi ve inancın karışmasını engelleyen, içindeki şeytan iblisin/şeytanın yönlendirmelerine kulak asmayan kişidir. Bu insan saf, katıksız inanca sahiptir. İhlâs sahibi insan (muhles), Allah’ın yolu olan sıratı müstakim üzere olan ve öylece yücelip Allah’a ulaşan kişidir.[4]

5. Aklı İşleterek, Şeytanı Düşman, Allah’ı Rab Edinmek, Dine/İslam’a Girişin Olmazsa Olmaz İlk Şartıdır

(a) “Ey Âdemoğulları! ‘Size şeytana tapmayın, o sizin apaçık bir düşmanımızdır’ demedim mi?” (Yâsin/60)

Yüce Allah, bütün insanlara elçiler aracılığıyla bunu bildirmiştir. Söz konusu ayet, evrensel manada bir mesajı ifade etmektedir.

– Şeytan, insanın amansız düşmanıdır,

 Onun için ona tapınılmaması gerekiyor.

– Şeytan, düşmanlığının en son noktasında kendisini tanrı olarak insanlara kabul ettirip kendisine taptırır.

Günümüzde biz bunlara “satanist” diyoruz. Satanistler şeytanın emrine göre hareket edip, onu ilâhlaştıranlardır. Meryem/44’e göre, Hz. İbrahim’in babası şeytana tapı­yordu; dolayısıyla satanistlerden biri olmuştu. Demek ki, Satanistlik’in, yani şeytana tapınmanın kökleri oldukça es­kilere dayanmaktadır, diyen Sayın Prof. Dr. Bayraklı Bey, konuya şöyle devam ediyor:

Ayette geçen ‘ahd kelimesi, “vasiyet etmek, söylemek ve bildirmek” demektir. “Apaçık düşman” ifadesinde yer alan mübîn kelimesi, “ortada olan, kesin, apaçık ve te­ceddüdü olmayan” anlamlarına gelmektedir. Demek ki, bir önceki ayette geçen günahkârlarşeytana tapanlardır. Şeytan “haktan uzak düşen” anlamına geldiğinden, ona tapanları da haktan uzaklaştırmaktadır. Buradaki “şeytan” kavramının içine, insanları haktan uzaklaştıran ne varsa girmektedir.

(b) “Bana kulluk ediniz, doğru yol budur, demedim mi?” (Yâsin/61)

Bu iki ayet arasında bir ilişki kurduğumuzda şu esası yakalamamız mümkün olacaktır: Yüce Allah, bilgilendirmesini,  

Önce olumsuzlardan uzaklaştırarak yapmakta,

* Ardından, inanılması gerekeni öğretmektedir.

– Önce, şeytanı düşman edinip ona tapılmamasını söylemekte ve

 Ardından, kendine tapılmasını emretmektedir.

Şirkin kirini gönülden temizledikten sonra kendisine kulluk edilmesini istemektedir. Çünkü Yüce Allah, şirk kiri ile kaplı olan bir gönüle girmez.

Bakara/256’daki

Önce Tâğût’u inkâr,

* Sonra Allah’a iman İslâm’ın inanç ilkesini ortaya koymaktadır. “Lâilâhe illallah” cümlesi de aynı içerikte bir üsluba sahiptir.

Diğer taraftan Yüce Allah “doğru yol”un ne olduğuna kısa ve net bir tanım getirmektedir:

Doğru yol, “sadece ve sadece Allah’a kulluk etmek”tir.  

Her iki ayetten şu sonuca da ulaşabiliriz: Bu ayetlerde, ilâhiyat eğitiminde veya din eğitiminde önemli bir metot gündeme getirilmekte ve bunun;  

Önce insana düşmanını tanıtıp onu şirkten uzaklaştırmak,  

* Ardından, kime kulluk edeceğini öğretmek olduğunu ortaya koymaktadır.

– Allah’a giden yol, şirkten temizlenmekle başlar,

– Allah’a tapınmakla ilerler.

O zaman, Yâsîn/59’a dönersek diyebiliriz ki “günahkâr” diye çevirdiğimiz “mücrimler”, Allah’a tapınmayan ve bu nedenle doğru yolu bulamayanlardır.

(c) “Yemin olsun, şeytan içinizden birçok nesli saptırmıştı. Hâlâ AKLINIZkullanmayacak mısınız?” (Yâsin/62)

Yüce Allah bu ayette insanlara, geçmişte şeytanın insanlara neler yaptığını anlatarak eğitimine devam etmektedir.
Geçmiş nesilleri şeytan aldatıp yoldan çıkarmıştır. Ayette geçen cibill kelimesi “çok kimse” demektir. Ama biz bunu “nesiller” olarak çevirmeyi uygun buluyoruz. Yüce Allah, insanların, geçmiştekilerin helâkine bakarak akıllarını çalıştırmalarını istemektedir. Geçmiş nesillerin helâki onların akıllarını başlarına devşirmesini sağlamalıdır. Buradan anlıyoruz ki, Yüce Allahinsan aklına hitap etmekteaklın kullanılmasını istemekte, daha önce Tâha/128’de belirttiği gibi aklıngeçmişin tarihsel olgularından ders almasını öngörmektedir.

Böylece bu ayetlerde,

* Şeytanı düşman edinmek,

* Allah’a kulluk etmek ve

* Aklını kullanmak gibi, dinin en önde gelen konularının gündeme getirilip öğretildiğini görüyoruz. İşte, mücrim denen günahkârlar, bunlar, yukardaki üç eylemi yapmayanlardır. Demek ki mücrim, “şeytanı düşman edinmeyen ve ona tapanAllah’a kulluk etmeyen ve aklını kullanmayan”dır.

(d) “İşte bu, size vaat edilen cehennemdir. İnkârınız nedeniyle bugün oraya girin.”(Yâsîn/63)

Şirk, şeytana kulluk, Allah’a tapınmamak ve aklını kullanmamak cehennemdir (s.402-404).

– İnsanları beyninden kötülüklere/fücûra yönlendirenin içimizdeki cin şeytanı İblis;[5];

– İblisin yönlendirmelerini uygulayan kişinin insan şeytanı;[6]

– İnsan şeytanlarının örgütlü/kurumsal/küresel ölçekte oluşturduğu şeytan/şeytanlığın ise Tâğût olduğunu [7] Kur’an’dan öğreniyoruz. Dünyada;

* Aklını kullanmayarak şeytanı tanrı/rab, şirki/şerri /şeytanlığı din ve yaşam biçimi edinen mücrimler,

* Aklını selimleştirerek Allah’ı Rab, Kur’an’ı inanç/din ve yaşam biçimi edinen muhles, muttaki, mümin, muhsin, salihler olmak üzere birbirine zıt iki tür karakter, iki tür dünya görüşü olduğu bilinmektedir.

Bu açıdan bakıldığında Ortadoğu coğrafyasında yirmi iki ülkenin haritasını değiştirmeyi amaçlayan küresel BOP uygulaması, “şeytani mi, yoksa rahmani midir”,yani insanlığın hayrına mıdır, diye değerlendirmek gerekmez mi?

Değerli Kur’an araştırmacısı/bilgesi Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı Bey’in “Aldatmak ve Aldanmak” kitabını, bireysel ve toplumsal bağlamda çağımızdaki en büyük aldatma planının anlaşılmasında ve aldanmaktan artık kurtulmanın zamanının geldiğini görmek için yeterli önem ve değerde olduğu düşüncesindeyim.

Yazarımız Saygıdeğer Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı’ya takdir ve teşekkürlerimizi sunarken, kendisine daha nice Kur’an’dan Kur’anca kitap çalışmaları için Yüce Allah’tan sağlık ve kolaylıklar temenni ediyorum.

Siz Değerli Dostlarımıza da böylesine önemli bir eseri okumanızı öneriyorum.

Kaynakça

[1] Prof. Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Aldatmak ve Aldanmak, İstanbul, Aralık, 2023, Düşün Yayıncılık.

[2] İhlâs/Muhles/Hulûs sözcüklerinin anlamı ve Kur’an’daki kullanımları için bkz.  Prof.Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, İstanbul, 2008, Bayraklı Yayınları, cilt:10, s.349-352.

[3] Prof.Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, İstanbul, 2008, Bayraklı Yayınları, cilt:12, s.149.

[4] B.BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, cilt:10, s.349.

[5] Bkz. Yûsuf/53; Kehf/50.

[6] Nâs/6.

[7] Bakara/256.

Devamını Oku

Dostu düşmanı tanımak mümkün mü?

Dostu düşmanı tanımak mümkün mü?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

DOST ve DÜŞMANI TANIMAK ANCAK AKIL İLE VE AKLISELİM OLMAKLA MÜMKÜNDÜR

EN BÜYÜK DÜŞMAN, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan milletler. Bilakis bu, âdeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya hâkim olan kapitalizm âfeti ve onun çocuğu olan EMPERYALİZMDİR.”[1]

Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşıyoruz.”[2]

Biz Milli Mücadeleye başlarken karşımızda iki düşman vardı.

– Biri İÇ DÜŞMANLAR ki, bunu İstanbul Hükümeti temsil ediyordu.

 Öbürü DIŞ DÜŞMANLAR ki, bunu da yabancı işgal kuvvetleri oluşturuyordu: Ulusal Bağımsızlığımızı ortadan kaldırmak isteyen Emperyalist güçler…”[3] Mustafa Kemal ATATÜRK

Düşmanı tanımak, Kur’an’da pek çok ayete göre kadın, erkek her kişiye farzdır. Allah’a iman etmek için kişinin içindeki ve dışındaki (bireysel ya da örgütlü, kurumsal, küresel) düşmanı tanıyarak, onların yönlendirmelerinden sakınmaları, onların buyruklarına uymamaları ve onlara boyun eğmemeleri ile mümkündür(Bkz. Ya-Sin/60-62).

Atatürk, Türklüğün ve Müslümanların tarihsel gelişimde toplum olarak, içindeki ve dışındaki düşmanları çok iyi tanıdığı, tanımladığı yukardaki sözlerinde açıkça görülmektedir. Düşmanların en tehlikelisi, düşmanlığını gizleyen, dost gibi görünüp düşmanlığını sürdüren, hatta kendini ‘stratejik ortak’ konumunda belirtip her tür düşmanlığı yapanlardır.

Şubat 1945’de Yalta Konferansı ile başlatılan ve günümüzde BOP olarak nitelenen, Ortadoğu’da dört ülkeden alınacak vatan parçalarıyla oluşturulacak yeni bir devlet dayatması ile kuşatılan bölgede, yirmi iki devletin haritaları değiştirilmek isteniyor. Böylesine amansız, acımasız, haklı bir gerekçesi olmayan bir düşmanlık, günümüzde dost-düşman tanımlamasında önemli bir ölçü olmaktadır. Böyle bir dayatma karşısındaki ülke insanları, birey ve toplum olarak akıllarını gün yirmi dört saat işletmek, birleşmek, bütünleşmek böylesi bir küresel düşmanlığa karşı çıkmak bölge ve dünya insanlığı için hayati önem taşımaktadır. 

1. Aklını İşleten Birey, Toplum Düşmanını Tanır

Ey iman edenler! Kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin. Zira onlar size zarar vermekten geri kalmazlarsize sıkıntı verecek şeyleri ister dururlar. Onların ağızlarından öfke taşmaktadır. Beyinlerinde (sudûruhüm) gizledikleri (kin) ise çok daha büyüktür.

Eğer AKLINIZI KULLANACAK OLURSANIZ (in küntüm ta’kılûne)(ibret alasınız diye) ayetleri size açıkladık.”(Âl-i İmrân/118)

Bu ayette Yüce Allah, Medine’nin çevresinde yaşayan Yahudilerin İkiyüzlü/münafıkça davranışlarına karşı Müslümanları uyarıyor. Medine’nin Arap kabileleri olan Evs ve Hazrec, eskiden beri Yahudiler’le dostça ilişkiler içindeydiler ve İslam’ı kabul ettikten sonra bile bu samimi tutumlarını sürdürdüler. Bunun aksine Elçi Muhammed (saygı-sevgi ona) ve getirdiklerine düşman olan Yahudiler, yeni harekete katılan hiç kimseye dostluk göstermediler. Yine de dışta Ensar’a (Evs ve Hazrec’e) dostmuş gibi göründüler; fakat gerçekte, onların en azılı düşmanları idiler. Onlar bu dış görünüşteki dostluktan yararlanarak Müslüman topluluğunda ayrılık ve karışıklık yaratmaya uğraşıyorlardı. Aynı zamanda Müslüman topluluğun sırlarını öğrenip, düşmanlara açıklamayı da ihmal etmiyorlardı. Bu nedenle Allah, Müslümanları, bu tip insanların bu tür davranışları nedeniye onlara güvenmemeleri için bu ayetle uyarıyor.[4]

Ayette sıkı fıkı dost tutulmamaları istenen kimseler, Müslüman olmayan herkes değil, fakat Müslümanlara düşmanlıklarıhıyanetleri belli olandavranışlarıyla bunu ortaya koymuş kimselerdir. Burada candan dost tutulmaları yasaklananların Yahudi kabileleri olduğu bellidir.[5]

Bu dostluklarında Müslümanlar ne kadar samimi olurlarsa olsunlar, Yahudilerin aynı içtenliği göstermeleri ve Müslümanlarla dost olmaları mümkün değildi. Çünkü daha önce de yüzyıllarca aralarından Allah Elçileri çıkmış ve bu yüzden kendilerini Allah’ın en sevgili kulları olarak görmeye alışmış bir kavmin, şimdi Araplar arasından çıkmış bir Allah Elçisi’ne uymaları imkânsızdı. İçlerini dolduran kıskançlığın ve bu kıskançlığın neden olduğu kin ve düşmanlığın tek nedeni işte bu idi.

Ayetin iniş nedeni olarak kâfirlerin, münafıkların ve Yahudilerin tutumlarını gösteren görüşün analizi yapılacak olursa, şöyle söylenebilir:

Râzî’nin dediği gibi, Âl-i İmrân/119. ayet, “Sizden olmayan kişileri” ifadesinde kastedilenlerin kimler olduğuna açıklık getirmektedir.

Buna göre Âl-i İmrân/118. ayette geçen  “Sizden olmayan kişiler” ifadesiyle kastedilenler,

Âl-i İmrân /119. ayette anılan “ikili oynayanlardır”.

Sizden olmayan kişileri…” ifadesiyle, Müslümanlar dışındaki bütün inanç mensuplarının; müşriklerin, kâfirlerin, münafıkların ve Kitap Ehli’nin kastedilip kastedilmediğini tespit edebilmek için, Kur’an’ın şu ayetine bakmak gerekiyor:

Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda cihat etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size haktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, onlara sevgi ulaştırarak; onlara sevgiyi gizleyerek Benim düşmanımı ve kendinizin düşmanını veliler edinmeyin. OnlarRabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Elçi’yi ve sizi çıkarıyorlar. Oysa Ben, sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi Bilen’im. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır.

(Mümtehıne/1)

Bu ayetten “Sizden olmayan kişileri” ifadesinden kastın, “düşmanlık besleyenler” ve “ikili oynayanlar” olduğu net olarak anlaşılmaktadır. Çünkü her kâfir ve müşrik Allah’a düşman olmayabilir, küfrünü düşmanlığa, düşmanlığını da eyleme dönüştürmeyenler bulunabilir. Onun için Yüce Allah, “düşmanlık yapmayı” ve “ikili oynamayı” ölçü olarak kullanmaktadır.[6]

Bize göre ayette, sadece tarihin bir döneminde Mekke ve Medine ile sınırlı olan bir ilke değil, bu, kıyamete kadarki tüm nesilleri kapsayan evrensel bir ilke olarak konulmaktadır.

Allah, ayette, gerek Yahudilerin ve gerekse onlarla birlikte hareket eden ikiyüzlülerin bu hallerini anımsatarak, inananların, onlarla dostluk kurmalarını yasaklamıştır. Ayrıca onların çirkin özelliklerine de işaret ederek bu yasağın nedenlerini açıklamıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

(1) Yahudi ve ikiyüzlü inkȃrcılar, inananlara zarar vermekten hiçbir şekilde geri durmazlar. Fırsat bulduklarında her zaman ve her yerde onların işlerini ifsat etmeye /karıştırıp bozmaya çalışırlar.

(2) Müslümanlara, dinlerinde ve dünyalarında en büyük zararı vermek isterler; içleri bu istekle yanıp tutuşur.

(3) Müslümanlara karşı kalplerini /akıllarını dolduran kin ve düşmanlığı, ağızları ile de ortaya koymaktan çekinmezler. Nitekim Allah’ın Elçisi Muhammed’i (saygı-sevgi ona) ve ona indirilen Kur’an’ı yalanlamaları bunun en açık delilini oluşturur.

(4) Ağızlarıyla ortaya koydukları bu kin ve düşmanlık, ancak yapabildikleri kadardır. Yapamadıkları ve fakat içlerinde besledikleri kin ve düşmanlık ise, çok daha büyüktür.[7]

Allah’ın dost ve düşmanları birbirinden ayırt etmek için yaptığı bu açıklamaların değerini anlamakta akıllarını kullananlar, hiç zorlanmayacaklardır.

2. Kin ve Düşmanlığın Ortaya Çıkış Şekillerine Dikkat

(a) Allah, Müslümanları Korumaktadır.

Ey iman edenler! Kendinizden başkasını kendinize can dostu edinmeyin”ifadesinde geçen ve “can dostu” diye ele aldığımız bitâne sözcüğü, Âl-i İmrân/118. ayetin eksenini oluşturmaktadır.

– Betane, gizli olmak, gizlenmek ve vadiye girip yürümek”,  

 İşle birlikte kullanılınca “iç yüzünü bilmek”,

– Batune kalıbından alınınca, “karnı büyük olmak”,

 Mal ile kullanılınca “malı çok olmak”,

– Ebtane kalıbından alınınca “elbiseye astar çekmek”,  

– Battane kalıbından “birini sırdaş edinmek” anlamlarına gelmektedir.

 “el-Bâtın” sözcüğü de “Allah’ın en güzel isimlerinden biri olup, gizli olan bütün sırları bilen” anlamına gelir.

Demek ki bitâne kelimesi, “birbirine sırlarını açabilen, sırdaş” anlamlarına gelmektedir. Bu manadan hareketle diyebiliriz ki: Ayette, Müslümanlara, kendilerinin dışındaki insanlarla komşuluk yapmalarına, ekonomik ilişkiler kurmalarına izin verilmekte, ama onları sırdaş ve can dostu edinmeleri yasaklanmaktadır. Ayrıca ayetten, Müslümanın Müslümana can dostu, sırdaş olduğu ve olması gerektiği sonucu da otomatik olarak anlaşılmaktadır. Bir Müslüman, bir Müslümanın can dostu olup, işlerinin iç yüzüne vakıf olabilir, ama başkasına bu sırları açmamalıdır.

Sizin dışınızdakileri can dostu edinmeyin” emri, hangi ölçüde yerine getirilmelidir?

Bu konuda kılavuzumuz Kur’an’ın ilgili ayetine bakalım:

Din hakkında / inancınızdan dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara gelinceAllahsizionlara iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle /adaletle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle /adil davrananları sever.”(Mümtehıne/8)

Yüce Allah, bu ayette Müslümanlara şu ölçüyü vermektedir:

Farklı inanç mensupları Müslümanlara, ihtiyaçlarından dolayı savaş açmıyor ve Müslümanları yurtlarından çıkarmıyorlarsa, Müslümanlar onlara nezaketle ve adaletle davranmalıdırlar.[8]

Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşansizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velileştirmenizi (koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı) yasaklar. Kim onları velileştirirse, işte onlarzalimlerin ta kendileridir.”(Mümtehıne 60/9)

– Mümtehıne/8. ayet, kiminle dostluk kurulabileceğini,

– Mümtehıne/9 ise kiminle dostluk kurulamayacağını bildirmektedir.

Bu iki ayet, “Sizden başkasını sırdaş edinmeyin”(Âl-i İmrân/118) buyruğunun tefsiri niteliğindedir. Can dostluğunu, sırdaşlığı ortadan kaldıran nedenlerin bir bölümü aynı ayetin devamında belirtilmektedir.

b) “Onlar size zarar vermekten geri kalmazlar; size sıkıntı verecek şeyleri ister dururlar.

Ayetin bu bölümündeki “zarar vermek” ifadesinin, “yoldan çıkarmak” anlamına alınması uygun olur.

– Burada geçen el-ilvü sözcüğünden türeyen ye’lûkalıbı, “bir işi tam yapmamak ve kusur etmek”;

 Habâkelimesi de, “hayvanın doğal dengesini (sağlığını) bozan hastalık” anlamına gelir. Burada ise habâsözcüğü sosyolojik manada, toplumun dengesini bozan hastalık” anlamında kullanılmaktadır.

Bu manalardan hareketle denilebilir ki, Müslümanların, sosyal dengelerini bozmak konusunda ellerinden gelen hiçbir fırsatı kaçırmayan, ellerinden geleni ardına bırakmayan insanlarla can dostu olmaları yasaklanmıştır.  

(c) “Size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler.

Ayetin bu bölümündeki

– Vedde fiili, “hoşlanmak, arzulamak ve derinden istemek”,  

– Anit kelimesi ise, “zorluk, zarar, meşakkat, sıkıntı ve başarısızlık”anlamlarına gelir. İman edenlerin sıkıntıya düşmelerinden zevk alan, onların sıkıntı içinde olmalarını arzulayan kâfirler, sırdaş /dost edinilmeye layık değildirler.

(d) “Onların ağızlarından şiddetli öfke saçılmaktadır.

Müslümanları doğru yoldan çıkarmak için ellerinden geleni yapmaları, sıkıntıya düşmelerini istemeleri ve kinlerinin ağızlarından dökülmesi onların dost olmadığını göstermektedir. Ağızdan çıkan kelimeler, insanın içindeki kini ele verir. Yüce Allah, bu ayetleri, Müslümanların bunu anlamalarını ve kin sahiplerini tanımalarını sağlamak için göndermiştir. İnsanlar simalarından tanındığı gibi, sözlerinden ve seslerinin tonlarından da tanınabilir:

Eğer Biz dileseydik, kesinlikle onları sana gösterirdik de. Sonra da sen onları simalarından tanırdın. Yine de sen, onları sözlerinin üslubundan /tonundan kesinlikle tanırsın. Allah ise işlerinizi bilir.”(Muhammed/30)

Bu ayetten anlaşılıyor ki kindar insan simasından tanınabilir; siması görülmediğinde ise sesinin tonundan, konuşmasından, yazılarından veya kitaplarından tanınabilir. Yeter ki insanı, ses tonundan ve kelimelerin renginden tanıyacak kültüre sahip olunsun. Bu kültüre sahip olmayanlar ise, insanları simalarından, ses tonlarından, konuşma ve yazılarından tanıyamazlar. Düşmanını tanımayanlar da kendilerini koruyamazlar; tehlikeye açık hale gelirler.[9]

Kinin bir kalp /akıl hastalığı olduğu şu ayette açıklanmaktadır:

Yoksa kalplerinde /akıllarında hastalık olan kimseler, Allah’ın, kendilerinin kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?”(Muhammed/29)

Kalpteki /akıldaki bu hastalığın belirtisi, ağızdan dökülen sözcüklerdir. Bu sözcüklerin sesteki tonu, kalpteki /akıldaki kini ele verir.

(e) “Beyinlerinde /sudûruhüm/içlerinde) gizledikleri (kin) ise çok daha büyüktür.

Yani, kâfir veya münafıkların içlerindeki kin o kadar büyüktür ki, bunu gösterecek sözcük bulamamaktadırlar. Ağızlarından dökülen kin dolu kelimeler, kalplerindeki kinin büyüklüğünü göstermekten âcizdir. Kalplerindeki/akıllarındaki kin, ağızlarından dökülenden çok daha büyüktür.

(f) “Eğer aklınızı kullanacak olursanız (in küntüm ta’kılûne)(ibret alasınız diye) ayetleri/işaretleri size açıkladık.

Burada “âyât” sözcüğü “işaretler” anlamına alınmalıdır. Çünkü Âl-i İmrân/118’de can dostu /sırdaş edinilebilecek kimselerin işaretleri ve sıfatları bildirilmektedir. Kâfir ve münafıkların, Müslümanlara zarar verme konusunda ellerinden gelen her fırsatı değerlendirmeleri, Müslümanların sıkıntıya düşmelerini istemeleri, Müslümanlara karşı ağızlarından kin saçmaları, Müslümanlara karşı kalplerinde besledikleri kinin ağızlarından dökülenden daha büyük olması birer ayet, yani işarettir.

Ama Yüce Allah, bu ayetlere/işaretlere akıl ile yaklaşılmasını istemekte, aklın ve düşüncenin harekete geçirilmesini önermektedir. Eğitim açısından bu, şu anlama gelir:

Kötülüğe kötülükle, entrikaya entrikayla ve kine kinle karşılık vermek yerine, AKILLA KARŞILIK VERMEK en iyi yoldur.

Bu işaretlere akılla yaklaşmanın iki türlü yararı vardır:

Birincisiakılla yaklaşıldığında, kâfir veya münafıkların sözlerinden kinlerini anlamak, plan ve amaçlarının farkına varmak mümkün olur.

İkincisiakılla yaklaşmak, onların kötülüklerinden sakınma imkânı verir.

Kin kokan söz ve davranış sahibine, akılcı bir tavırla karşılık vermek bir erdemdir, hem de erdemlerin en büyüğüdür. Karşıdaki kişinin kin duyduğunu anlamak, aldanmayı önleyeceğinden bir ferasettir/basirettir.

İşte Yüce Allah, “Aklınızı kullanırsınız” ifadesiyle, düşünce ve bilincin oluşturduğu bu ferasete/basirete dikkat çekmektedir. Hz. Muhammed de, feraset hakkında mealen şöyle buyurmuştur: “Müminin ferasetinden sakının; çünkü o, Allah’ın nuruyla bakar.

Diğer taraftan Yüce Allah, din eğitiminin eskimeyen ve değişmeyen evrensel bir ilkesini de uygulamakta ve hatırlatmaktadır.

Bu ayette “beyyennâ /açıkladık” ifadesiyle, Müslümanlara, kimlerin dost olamayacağı, veli edinilmeyeceği bildirilmiştir. Din eğitimcilerinin de Müslümanlara dostlarını ve düşmanlarını öğretmeyi bir amaç edinmeleri gerekir.[10]

3. Düşüncesiz Hareket Eden Müslümanların Kınanması

Odaların arkasından sana bağıranları çoğu düşüncesiz kimselerdir (ekseruhüm lâ ya’kılûne).

“Onlar, sen, kendilerinin yanına çıkıncaya kadar bekleselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah Bağışlayandır (Gafûr), Esirgeyendir (Rahîm).”(Hucurât/4-5)

Peygamberi odalarının dışından çağıranların çoğunun düşüncesiz insanlar olduğu belirtilerek, onlar anlayışsızlıkla kınanmaktadır.

Akıl, “ilâhi hitabı anlamaya yarayan, insandaki idrak gücü” diye tanımlanır.

Aklın en önemli işlevi, realiteden (günün gerçeğinden) malzeme olarak bilgi üretmektir. 

Elmalı M. Hamdi Yazır (merhum, ö. 1942) ruhî bir güç kabul ettiği aklı, “duyulardan hareketle duyular ötesini idrak eden veya duyularla elde edilemeyen bilgiyi bizzat keşfeden idrak aleti” şeklinde tanımlar.[11]

Akıl için yol birdir. O da doğru yoldur.

Her insanda doğuştan var olan akıl, dinen sorumlu olmanın ilk şartıdır.

(a) Doğrudan doğruya yaratılışta Allah vergisi olan bu melekeye tabii akıl denir.

(b) İşlerlik kazandırılan akla, ayrıca sezgi, deney, düşünme ve öğrenim yoluyla da yeni işlev alanları kazandırılmalıdır.

Allah’ın iki türlü ayeti vardır:

(1) İcat ve yaratılış kitabındaki fiili ayetler,

(2) İndirdiği Kitap’taki (Kur’an) sözlü ayetler.

Kur’an’daki ayetler, insanları, anlayıp delil bulmak için mucizelerden çok tamamen aklını işleterek anlaşılabilecek /ulaşılabilecek gerçeklere, buluşlara yönlendirir. Bu yönüyle aklı işletmek diniinsaniahlakitoplumsalevrensel bir görevdir.

Duyular âleminin sırlarını öğrenmek, yaratıcının varlığını bilmek ve nasları anlamak için aklın kullanılması gerekir. Hatta Allah’a iman etmek naklen değil, aklen vaciptir. Ancak akıl, naklin önüne geçemez. Çünkü bütün dini gerçekleri idrak etmekte yeterli değildir.

Beş duyu nasıl sınırlı ise, aklın da idrak gücü ve alanı da sınırlıdır.

Ayrıca akıl, duyguların, eğitim /öğretim ve kültürün etkisinde kalabildiği için güzelin çirkin, iyinin kötü, doğrunun yanlış olduğuna hükmedebilir. Bütün bunlar aklın vahye muhtaç olduğunu gösterir.

Duygu ve tecrübe dünyasında yanılan aklın, gaip âlemiyle ilgili hükümlerde de yanılabileceği ve bu âleme ait bilgileri idrak etmekten âciz kalabileceği için vahye ihtiyacı vardır.

İslâm düşünce tarihinde aklı, hevânın (nefsanȋ arzuların) karşıtı olarak görmek egemen bir anlayıştır. Onlara göre,

Akıl hidayet, hevâ dalâlet;

Akıl ziynet, hevâ leke;

Akıl mutluluk, hevâ kutsuzluktur (şekavettir).[12]

Tarih 13 Ocak 1921, yer Büyük Millet Meclisi Kürsüsü.

Mustafa Kemal Paşa, Meclis Başkanı olarak 1. İnönü Zaferi’ni anlatırken sözlerini şöyle biririr:

Milletimiz bugün, bütün geçmişinde olduğundan daha çok ümitlidir. Bunu ifade etmek için şunu arz ediyorum. Kendilerinin tabiriyle, cennetten vatanımıza koruyucu olan merhum Keman demiştir ki:

Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini

 Yok mudur kurtaracak bahtı kara mâderini”.

İşte bu kürsüden bu Meclisi âlinin reisi sıfatıyla heyeti âliyenizi oluışturan bütün bu azanın her biri namına ve bütün millet namına diyorum ki:

Vatanım bağrına düşman dayasın hançerini

Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini.”[13]

Günümüzdeki BOP dayatmasına yirminci yüzyılda karşı çıkan Mustafa Kemal ATATÜRK, günümüzde hâlâ örnek olma durumuyla önümüzde duruyor. O’nun söylemini tekrar edecek Önder bekleniyor. BOP kader değildir.

***

Kaynakça

[1] Hâkimiyet-i Milliye,20 Temmuz 1920.

[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, İstanbul, 2003, Kaynak Yayınları, Cilt:12, s.121.

[3] Bkz. Sedat ŞENERMEN, ŞEYTAN İÇİMİZDEKİ… DIŞIMIZDAKİ bireysel… küresel, İstanbul, 2019, Ulak Yayıncılık.

[4] Ebu’l-A’la MEVDUDİ, Tefhimu’l-Kur’an, İstanbul, 1996, 2.Baskı, İnsan Yayınları, cilt:1, s.288.

[5] Prof.Dr. Süleyman ATEŞ, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1989, Yeni Ufuklar Neşriyat, cilt:2, s.99-100.

[6] Prof.Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, İstanbul, 2008, 3.Basım, cilt:4, s.337.

[7] Prof.Dr. Talat KOÇYİĞİT, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Ankara, 1990, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, cilt:2, s.193.

[8] Prof.Dr. Bayraktar  BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, cilt:4, s.337-338.

[9] Prof.Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, cilt:4, s.339-340.

[10] Prof.Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, cilt:4, s.340-341.

[11]M. Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili, cilt:1, s.566.

[12] Bu konuda Yüce Kur’an’da doğrudan AKIL ile ilgi ve bağlantıları gereği şu kavramlarla ilgili tüm ayetlere bakılmalıdır:

SADR, KALB, FUÂD, NEFS(Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmeinne, Sâfiye /Zekiye);

HICR, MÜTEVESSİM, Ûlû’n-NÜHÂ, Ûlû’l- EBSÂR, Ûlû’l-ELBÂB;

RE’Y, NAZAR, BASAR, HİLM, MİRRE, RÜŞD;

TA’AKKUL, TEFAKKUH, TEFEKKÜR, TEZEKKÜR, TEDEBBÜR;

EZKÂ, ZEKÂ, tezekki;

HEVÂ, CİN, İBLİS, ŞEYTAN, TÂĞÛT, SEFEH… (Bkz. Sedat ŞENERMEN,

– KALB /AKIL, İstanbul, 2014, Togan Yayınları;

– Aklın Kaynağı İslam’da Beyin, İstanbul, 2014, Nergiz Yayınları;

– Kur’an’da Bellek Fuâd; Kur’an’ı Kur’an’dan Kur’anca Anlamak, İstanbul, 2023, Nergiz yayınları.

[13] https://onedio.com/haber/vatanin-bagrina-dusman-dayasin-hancerini-ataturk-bu-misralari-ilk-ne-zaman-nerede-soyledi-1104186

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.