14 Mart 2026 Cumartesi
Değerli okurlar, Tüm dünya ABD ve İsrail’in İran ve Lübnan’a, İran’ın ise İsrail ve ABD üslerinin yer aldığı Ortadoğu ülkelerine attığı füzeler sonucu imha edilen tesisler ve insanları konuşuyor yorumlarda bulunuyor. Geçmişin soğuk savaşı yerini silahlı ve kanlı savaşa bırakırken amaç ve hedef aynı Füze, modern savaş teknolojisinin en karmaşık ve etkili silah ki, o da enerji kaynaklarının denetim ve kontrolü ile ekonominin dümenine sahip olma mücadelesidir. Bu mücadelede ABD süper güç statüsünü ne pahasına olursa olsun bir başka ülkeye karşı korumak istemektedir. Füzeler atıldıkları bölgelerde yıkımlara sebep olurken sanki füze yemiş gibi sosyal, siyasal ve ekonomik tahribatları derinleştirme etkisi gösteren diğer ülkeler de nasibini alıyor. Mesela, Türkiye bu ülkelerden en çok füze etkisinde kalan ülkedir.
Füzelerin Temel ortak özellikleri; Hedefleme, güdüm, uçuş, motor ve savaş başlıkları sistemlerini içerir, yüksek hızda seyredip havadan veya yerden hedefleri yüksek hızlarla imha ederler. Genellikle askeri amaçlarla kullanılan, hedefe yönlendirilebilen bir silah sistemi olan füzeler, ekonomik tahribatlarıyla da piyasalar üzerinde adeta bir silah etkisi gösterir. Yani piyasalar füze menziline girdi ise tahribatından kaçış yok elbette.
Ekonomik bağlamda füzelerin bileşenleri, yüksek teknoloji üretim, nadir toprak elementleri, hassas mühendislik ve yazılım içeren maliyetli savunma sanayii unsurlarıdır. Temel bileşenler; güdüm/hedefleme sistemleri, motor, savaş başlığı ve uçuş kontrol mekanizmalarıdır. Bu bileşenlerin üretimi ve tedarik zinciri, ülkeler için milyar dolarlık savunma harcamaları ve stratejik dışa bağımlılık riski yaratır.
Ankara açısından İran krizinin en kritik boyutu enerji güvenliğidir. Çünkü, ülkemiz hem İran’dan doğal gaz alan hem de Körfez enerji hatlarının güvenliğine bağlı bir ülke konumunda. Bu nedenle İran’dan gaz akışının kesilmesi veya Körfez’de enerji altyapılarının hedef alınması bizim için doğrudan ekonomik risk anlamına geliyor. Aynı zamanda Hürmüz Boğazı’nın sürekli bir şekilde kapanması ihtimali küresel enerji ve finans piyasalarında ciddi dalgalanmalar yaratabilecek bir senaryo olarak görülüyor ve ülkemiz ekonomisini pek çok farklı açıdan doğrudan etkiliyor.
Ortadoğu’da İran saldırılarıyla tırmanan gerilim, küresel emtia piyasalarında sert fiyat hareketlerine yol açtı. Enerjiden petrokimya hammaddelerine, deniz taşımacılığından metallere ve tarıma kadar geniş bir yelpazede fiyatlar hızla yükseliyor. Rakamlar, Ortadoğu’daki gerilimin emtia piyasalarında en güçlü etkisini lojistik ve enerji segmentlerinde gösterdiğine işaret ediyor.
İran’ın Körfez’deki kritik enerji altyapısını hedef alan insansız hava aracı (İHA) saldırıları, küresel enerji piyasalarında hızlı bir fiyat sıçramasına yol açtı. Düşük maliyetli İHA’ların Körfez’deki üretim ve ihracat altyapısına yönelik saldırıları, özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerji akışının güvenliğine ilişkin endişeleri artırdı.
Değerli okurlar, bu savaşta kazanan kim mi? elbette ABD… Nasıl mı? ABD savaş nedeniyle Ortadoğu ülkelerine silah satarak kazanıyor, petrol kaynaklarını kontrol ederek bir başka kazanç elde ediyor, ayrıca stratejik özellikli madenlerin sahibi olmak suretiyle de geleceğin teknolojisinin tek sahibi olarak ciddi bir kazanca kaynaklık etmeyi hedefliyor.
Türkiye’ye füze düşmüş gibi zaten imha edilmiş piyasalar her alanda bir kez daha yıkıma uğramıştır. Bu tahribat karşısında AKP iktidarı, ABD’nin çıkarları ekseninde bir o yana, bir bu yana dönerken bu durumdan siyasi kazanç nasıl elde ederim diye çırpınıp duruyor. Örnek mi? petrol ürünlerinde yapılacak zam için uygulanan ÖTV ‘den bir kısmını karşılamak gibi…Halkbank davasını işlevsiz kılmak gibi…
Günümüz Türkiye’sini özetlemesi nedeniyle, Rahmi Turan beyin 9.Mart.2026 günkü köşesinde yer alan sayın Asyalı’nın imha edilemeyen füze saldırıları konulu karikatürü ile yazımı yorumlarınıza bırakıyorum. 13.Mart.2026
Selam ve saygılarımla
Cezmi Orkun

Değerli okurlar, bu yazımda ABD’nin kendi çıkarları doğrultusunda taş üstüne taş bırakmadığı bir kanlı dönemin içinden geçerken gözden kaçan gerçekleri paylaşmak istedim. Kanlı dönem diyorum ki Venezüella, Grönland ve İran olayları ortada. Tüm bunlar ne için derseniz, ekonomik açıdan süper güç olma ve dünya enerji kaynaklarını kendi denetim ve kontrolüne alma amaçlı ABD oyunudur. Bu amaç doğrultusunda olası rakiplerinin önünü kesmek ve yeni oluşturulacak dünya düzeninde tek başına söz sahibi olmak için her yolu denemekten kaçınmıyor, Birçok yazımda enerji kaynaklarının elde edilmesi konusunda ABD’nin neler yaptığını anlatmaya çalışmıştım. Dün DOĞRU PARTİ Genel Başkan yardımcısı değerli hocam Sedat Şenermen’in İngiliz BBC’den alınan analiz paylaşımını okudum. Bu olayların temel nedenine ekonomik açıdan bakan bu analizi, enerjinin geleceği konusuyla birlikte ele alarak sizlere aktarmanın olaylara bakışınızda zenginlik sağlayacağı aşikardır.
Söz konusu analiz iki olay arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor. Bu olaylardan biri ABD’nin Venezuela operasyonu ile herkesin “diktatör devrildi” diye gördüğü ve alkışladığı Maduro’nun neden derdest edildiği konusunda “Venezuela’nın en büyük petrol müşterisi kim” diye sormadı. Elbette günde 800 bin varil petrol alan Çin…İkinci olay, ABD ve İsrail İran’ı vurdu. Hamaney öldürüldü. Herkes “nükleer tehdit bitti” dedi. Bazıları alkışladı. Bazıları Uluslararası hukuka aykırıdır dedi. Protesto etti. Ancak, Kimse “İran’ın en büyük petrol müşterisi kim?” sorusunu sormadı. Elbette günde 1 milyon 500 bin varil petrol alıcısı Çin… İki farklı ülke. İki farklı kıta. İki farklı bahane. Ama aynı müşteri. Çin. Tesadüf mü? Hayır tabi. Ray Dalio’nun tezi net: Yükselen güç mevcut güce yaklaştığında çatışma kaçınılmaz. Örneklersek;
Çin’in mevcut durumuna bakacak olursak; Çin dünya üretiminin yüzde 28’ini tek başına yapıyor ve her yıl ABD’ye biraz daha yaklaşıyor. Analistlere göre 2030’a kadar Çin dünyanın en büyük ekonomisine sahip olacak. Bu durum ABD için varoluşsal bir kriz. Şu an gördüğünüz her şey bu durdurma hamlesinin parçası. Nasıl mı? Çin tükettiği petrolün yüzde 73’ünü ithal ediyor. Kendi üretimi kendisine yetmiyor. Dışarıdan almak zorunda. Çünkü; Çin kendi yakıtını üretemeyen ekonomisi güçlü bir motor gibi çalışıyor ve dünya üretiminin dörtte birini tek başına çeviriyor. İşte bu yüzden ABD; 4 hortumlu bu motoru çalışmaz hale getirmenin peşinde ki,
Birinci hortum: Venezuela. Kesildi
İkinci hortum: İran. Savaş devam ediyor…
Üçüncü hortum: Rusya. Uygulanan yaptırımlarla kısıldı…
Dördüncü hortum: Suudi Arabistan. Savaş nedeniyle üretim düştü…
Gördüğünüz gibi motor yakıtsız çalışamayacağına göre hortumlar kesilmeye devam ediyor. Çin’in günlük petrol ithalatı yaklaşık 11 milyon varil. Venezuela ve İran’dan alınan günlük petrol 2 milyon 300 bin varil kesildi yani, ABD son iki ayda Çin’in petrol ihtiyacının yüzde 20’sini kesti. Çin aynı zamanda başka bir şey inşa ediyordu. Modern İpek Yolu. Pekin’den başlayıp Avrupa’nın kalbine uzanan devasa bir kara ticaret ağı. Demiryolları, Limanlar ve boru hatları. Trilyon dolarlık yatırım ile dünya ticaretini şekillendirme gayreti içerisindedir. Bu eksende AB ülkeleri ABD’den uzaklaşıp Çin’in ticaret ekosistemine yöneliyordu. Bu durum ABD için ikinci varoluşsal kriz. Bu krizlerin birincisi Çin’in ekonomik olarak ABD’yi geçmesi. İkincisi ABD’nin Avrupa ile yaptığı ticareti kaybetmesi. Böylece ABD, tek hamleyle iki şeyi birden yaptı.
Türkiye ve Grönland NTE kaynaklarını elde etmesi halinde ABD durdurulamaz…Sırada olan ise teknolojik üstünlüğe sahip Taiwan’a yapılacak hamleler. ABD diyor ki, “Taiwan’ı destekleriz.” Çin diyor ki, “Taiwan bizimdir. Gerekirse güç kullanırız” uzlaşma alanı yok. İki taraf da geri adım atmıyor. Sonuç ne derseniz, Herkes ayrı ayrı savaşlar görüyor. BBC’nin analizine göre tek bir strateji görünüyor. Venezuela, İran, Rusya ve Avrupa bir cephe. Ama savaş bir tane. Sahne arkasında tek bir hedef var. O da ÇİN. Unutmayınız, Enerji kaynakları veya stratejik ürünlerin olduğu yerlerde, muhakkak “siyaset” vardır. Hatta “kirli ve kanlı siyaset” vardır.
Değerli okurlar, BOP projesinin son aşamasında Türkiye hedefte olacaktır. Olası böyle bir durum karşısında AKP iktidarını sözde “terörsüz Türkiye” masalı da kurtaramayacaktır. Madem öyle şimdi neden bu iktidar? Tahminim o ki, AKP iktidarı ABD ne istediyse verdi, ancak geleceğin enerji kaynağı olan stratejik madenlerimizden BOR ve TORYUM’un üçüncü şahıslara devri konusunda verdiği teklifi koz olarak TBMM’de bekletiyor. Bu teklif yasalaşırsa emperyal güçlerin AKP iktidarına ihtiyacı kalmayacaktır. Gördüğünüz gibi her şey koltuk ve kişisel çıkar uğruna feda ediliyor. ABD’nin orta doğuda akıttığı kanı görmezden gelerek dut yemiş bülbüle dönen Erdoğan, daha önce yaptığı gibi, gelecekte de bu detaylara vakıf olmayan milletimize “ABD bizi aldattı, biz aldandık, milletimizde yüce Allah’ta bizi affetsin” derse hiç şaşırmayın. Oyun kurucu olmak yerine piyon olursanız başka şey beklemeyin. DOĞRU PARTİ temsilcisi olarak belirtmek isterim ki, “Günümüz Ortadoğu savaşında gözden kaçan” gerçekler bunlar… 9.Mart.2026
Selam ve saygılarımla
Cezmi Orkun
Değerli okurlar, 100 yıllık tarihimizde siyasilerin davranışlarını ele aldığım biraz uzun olan bu yazımı hafızalarımız tazelensin diye sonuna kadar okuma sabrını göstermeniz halinde geleceğe yönelik tercihlerinize ışık tutacağına inanıyorum. Çeyrek asırdır iktidarı elinde tutan AKP ve koşulsuz destekçilerinin, ABD başta olmak üzere emperyal güçler karşısında diz çökmesi sonucudur ki, günümüz Türkiye’sinin her alanda kaybının Osmanlı’nın Cumhuriyet öncesi durumuyla bire bir örtüşmesi tesadüfi değil teslim olmanın göstergesidir. Emperyalizme karşı son 100 yılda yönetimde yer alanlar ele alındığında liderlerin davranış ve uygulamalarındaki başarı oranını etkileyen ana etkenin emperyalizmin dayatmalarının olduğu görülmektedir. Bu nedenle ben bu 100 yılın sonunda vatandaşların günümüz iktidarının nerede durduğunu 3D ile açıklamaya çalışacağım. Nedir 3D;
Diz çöktürenler (Atatürk dönemi)
Direnenler (Ecevit, Demirel, Erbakan dönemi)
Diz çökenler (Erdoğan dönemi)
Bu tanımlamamda dayanak noktası emperyal güçler karşısında Türkiye ve Türk milletinin çıkarları doğrultusunda yönetimlerin kendi dönemlerinde sergilediği davranışlardır. Emperyalizme Ülkenin çıkarları doğrultusunda her alanda diz çöktüren Atatürk dönemi, emperyal güçlerin dayatması ve ülkenin çıkarlarının korunması arasında sıkışan ve direnen Menderes, İnönü, Demirel, Ecevit ve Erbakan dönemi, Emperyal güçlerin talepleri karşısında ülkenin çıkarlarını gözetmeyen diz çöken Erdoğan dönemi…
Değerli okurlar, ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ambargoları incelediğimiz zaman ABD kendi çıkarını ve menfaatlerini daima ön planda tutuyor. Türkiye kendi, ulusal güvenliği için oluşan tehditleri önlemek istediğinde ABD ile ters düşüyor. Çünkü ABD gerektiğinde sahibi olduğu gücü kullanacağı yönünde alenen tehdit ediyor. Gelin bizde; yönetimlerin bu tehditlere karşı davranışlarındaki farklılıkları ortaya koyan 3D formülünü açalım.
Diz çöktürenler dönemi: Ulu önder Atatürk’ün önderliğinde kazanılan Büyük Taarruz geri kalmış ülkeler(Hindistan, Cezayir, Tunus ve Mısır) için kurtuluş umudu aşılarken, Dünya şaşakaldı. Dünyanın dörtte üçüne egemen emperyalizmi, yoksul Türkiye, bir avuç insan, denize döktü, hülyalarıyla birlikte. Yüzyıllık bir hazırlıktır Sevr. Bir anda yırtılıp gitti. Tam bağımsızlık ve antiemperyalizm, bir bağımsızlık savaşının sonucunda kurulan Cumhuriyet’in temelidir, olmazsa olmazıdır. Atatürk o nedenle emperyalizmin işgalinden kurtulup, emperyalizmin sanayisine, teknolojisine, finans kaynaklarına, dolayısıyla kültürüne bağımlı olmamak için, hep uyanık olmak, çok çalışmak gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü; vatan toprakları silahlı işgalden kurtarılsa bile, eğer toplum ulusal bilinçten yoksun ise o devletin bağımsız olması, bağımsızlığını koruması olanaksızdır. Er geç yine, yeniden emperyalizmin pençesine düşecektir. Açık olmasa da örtülü işgale uğrayacaktır. Emperyalizm gerektiğinde, finans gücüyle, sanayi ürünleriyle, eğitim ve kültür kurumlarıyla yeniden, üstelik daha sinsi ve kalıcı bir şekilde etkisini artıracaktır.
Bu yüzden Atatürk, hem tek tek yurttaşların özgür, bağımsız, bilinçli ve sorumluluk sahibi olması gerektiğine dikkat çekmiş; yurt, ulus ve tarih bilinciyle yetişmeleri gerektiğini belirtmiş; hem de milletin bağımsızlığının, iradesinin, egemenliğinin mutlak olduğuna inanmıştır. O nedenle Kurtuluş Savaşı’nı “Ya istiklal, ya ölüm” diyerek başlatmıştır. Emperyalizme diz çöktüren Atatürk; Eğitim, ekonomi, savunma alanlarında milli bir politika izlemiş ve ülkenin muasır medeniyetler düzeyine çıkarılması hedefine doğru hamleler yapmıştır.
Türkiye içinde de Atatürk’ü en iyi anlayanlar ve savunanlar, tam bağımsızlık yanlısı, antiemperyalist, yurtsever, sözde değil özde yerli ve milli olan vatandaşlardır.
Atatürk’ten sonra, Türkiye’nin sanayileşme hamlesinin, kalkınma iddiasının batılılar ve onların güdümünde olan siyasetçiler tarafından nasıl rayından çıkarıldığı bilinmektedir. 12.Eylül.1980 darbesinden sonra ise Türkiye tamamen Batı dayatmalarına açık hale gelmiş, 24 Ocak Kararları ile teslim olmuştur. Bu nedenle de sanayileşme ve tarımda umulan sıçramayı gerçekleştirememiştir. Öyle ki, Bir dönemler dünya ülkeleri arasında kendi kendini besleyen 7 ülkeden biri olan Türkiye, günümüzde samanı dahi ithal eder duruma gelmiştir.
Sözün özü: Atatürk sonrası ve özellikle AKP’nin yönetimde olduğu son 25 yılda Atatürk’ten uzaklaşmanın, Atatürk’e şaşı ve yan bakmanın, Atatürk’le arasına mesafe koymanın ve Cumhuriyet ilke ve devrimleri karşısında muhalif olmanın sonucu, Türkiye’yi dış müdahaleye açık, Türk toplumunu daha mutsuz, Türk ekonomisini daha kırılgan, Türk gençliğini daha umutsuz yapmıştır. O nedenle Atatürk’ün ilke ve devrimlerine sahip çıkmadan, antiemperyalist mücadele vermek imkansızdır. Çünkü; Türk Ulusu Kurtuluş Savaşı ile birlikte, sanki küllerinden yeniden doğmuş, dimdik ayağa kalkmış, ülkesini emperyalist düşman ittifakından kurtarmış, yepyeni bir uygar devlet kurmayı başararak, uygar uluslar kervanında yerini almıştır. Özgürlük, bağımsızlık, ulusal egemenlik ve vatan toprağımızın temel tapusu ise Kurtuluş Savaşından sonra, dönemin emperyalist ve işgal heveslileri ile yapılan ve perçinlenen Lozan Barış Antlaşmasıdır.
Ancak üzülerek belirtmek gerekir ki; ülkemiz ve ulusumuz açısından Kurtuluş Savaşımız, Zafer Bayramı ve Lozan Antlaşmasının anlam ve önemini, neden ve sonuçları ile birlikte henüz yeterince anlayamamış kimi cahil (eğitimsiz) yurttaşlarımız, aydınlarımız (!) basınımız (!) ve siyasilerimiz vardır. Ancak güneş balçıkla sıvanmaz. Uygarlık güneşi uygarlık karşıtlarını bir gün mutlaka kör edecektir.
Direnenler dönemi: Değerli okurlar, Türkiye’de 1971 yılına kadar haşhaş ekimi ile afyon üretimi yapılırken ABD’nin Türkiye’yi yasadışı uyuşturucunun kaynaklarından biri olarak suçlaması nedeni ile Ecevit Hükümeti ülkede haşhaş ekimini 26.06.1971 tarihli, 7/2654 sayılı Bakanlar Kurulu kararı yasaklamıştır. 1971’den 1974’e kadar süren bu yasak sırasında afyon üreten diğer ülkelerin üretimlerinde artış gözlenmiştir. Ülkemizde ise yaklaşık 1,5 milyon insanımız bu yasaktan olumsuz etkilenmiştir. 01.07.1974 tarihli, 7/8522 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 1974 sonbaharından itibaren ilaç hammaddesi ihtiyacının sağlanması amacıyla haşhaş ekimi ve afyon üretimi 7 ilde (Afyon, Burdur, Denizli, Isparta, Konya ilinin “Akşehir, Beyşehir, Doğanhisar ve Ilgın ilçelerinde”, Kütahya ve Uşak) serbest bırakılmıştır.
ABD yönetiminin istememesine rağmen, Ecevit-Erbakan hükümetince gerçekleştirilen 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası, ABD misilleme olarak 3.Şubat.1975 tarihinde askerî yardımı keserek silah ambargosu kararı aldı, Silah ambargosu adımına karşılık olarak da Türkiye, (İncirlik hariç) ABD üsleriyle ilgili ikili anlaşmaların uygulanmasını 25.Temmuz.1975 tarihinde Demirel hükümeti Bakanlar Kurulu kararnamesiyle tek taraflı olarak durdurdu. Bu kararla “Ülkemizde sayıları 21’i bulan tüm ABD üs ve tesisleri” kapatıldı. Ancak İncirlik Üssü’nün NATO görevlerinde kullanılmasına herhangi bir kısıtlama getirilmedi. 26.Eylül.1978 tarihinde dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter tarafından silah ambargosu kaldırıldı. Türkiye ile ABD arasında 29.Mart.1980 tarihinde imzalanan Türkiye-Amerika Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması 18.Kasım.1980 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından onaylandıktan sonra Türkiye’deki kapatılmış üs ve tesislerin yeniden ABD tarafından kullanıma açılması ise 12 Eylül generaller yönetimi tarafından alınan kararla mümkün olmuştur.
Türkiye’de ABD kullanımındaki üs ve tesislerin 25.Temmuz.1975 tarihinde kapatmakla ve bundan bir yıl önce de haşhaş ekim yasağını kaldırılmakla bir milli duruş sergilemiştir. ABD’nin NATO ittifakına rağmen sözde müttefiklik maskesi ile yürüttüğü politikalarla Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türklüğe 1955’lerden itibaren Kıbrıs konusunda, 1974’ten itibaren Ermeni iddiaları üzerinden, 1984’ten itibaren de bölücü terörle silahlı saldırılar yöneltilmiştir. Buralarda kullanılan EOKA, ASALA, PKK ve DEAŞ örgütlerinin en önemli destekçisi ABD olmuştur.
Diz çökenler dönemi: ABD Irak operasyonu için Türkiye’de ABD askerlerinin konuşlandırılması talebine direnen Ecevit 27.Eylül-2.Ekim.1999 tarihleri arasında Başbakan olarak yaptığı tatsız ABD ziyareti sonrası Ecevit Hükümeti düştü. 2002 sonrası ABD’nin destek verdiği AKP iktidar oldu ve AKP iktidarının ilk işi, Irak operasyonu için 60.000 ABD askerinin Türkiye’de konuşlanmasına ve Karadeniz limanlarının bile ABD kullanımına izin veren tezkereyi TBMM’ne sevk etmek oldu. TBMM 1.Mart.2003 günü tezkereyi ret etti. ABD, ret kararından ordunun sorumlu olduğunu ilan etti. ABD askerleri misilleme olarak 4.Temmuz.2003 günü Irak’taki askerlerimizin başına çuval geçirildi. AKP iktidarı sessiz…
Değerli okurlar, günümüze kadar AKP iktidarı ülke çıkarlarını gözetmeden, ABD başta olmak üzere Emperyal güçler ve yerli iş birlikçileri el ele vererek ne istediyse verdi, vermeye de devam ediyor. Tüm bu tavizlerin tek sebebi sahip olduğu gücü korumak ve ülkeyi orta doğu ülkesine dönüştürmektir.
2002 öncesinde dönemin siyasi liderleri, sokak jargonları kullanmak yerine politik bir üslupla davranış sergiliyordu. Zira uluslararası ilişkilerin hassasiyetini biliyor, bu tür ilişkilerin uzun vadeli dostluk ya da düşmanlık kültürüyle değil, esnek uzun süreli çıkarlar çerçevesinde ele alınması gerektiğini biliyorlardı. O dönemlerde kısmen de olsa devlet aklı galip gelmiş ve hükümetler yıkılması pahasına Türkiye çıkarları korunabilmiştir. Nereden nereye demeden edemiyor insan. Siyasal birikimleri sayesinde ambargoya karşı uyguladıkları üs kapatma kararları bile ülkemizi daha güçlü konuma taşıyan liderlerden, uluslararası ilişkileri evlilik ilişkisine benzeten siyasilere ve “Eyy Amerika” diyen siyasilere…
Bu ülkede artık siyasetin de, ekonominin de, sosyal dokunun da, tarihin de bir bütün olarak sahiplenilmesi ve geçmiş pratiklerden öğrenilmesi zorunludur. Çünkü bunun adı devletin kurumsallaşmasıdır. Maalesef ki bizde kurumsallaşmış bir devlet algısı bir türlü yaratılamadı. Bizde devlet, gelen hükümetlere göre nitelik değiştiriyor, yapısını değiştiriyor, stratejisini değiştiriyor. Başka bir deyişle bu ülkede devlet aklı 2002 sonrasında yerini iktidarda olan AKP liderinin aklına bırakıyor… Yani, Devlet aklının ve birliğinin olmadığı bugünün Türkiye’sinde yaşananların sonuçları da çok ağır oluyor. Özetle hatırlatalım;
ABD oval ofisten icazet alan AKP elbette iktidarlarını sürdürmek için içeride şahin, dışarıda kuş misali eylemlerle Emperyalizm emrinde bir aparat olarak varlığını günümüzde de devam ettiriyor. Aparat olmanın temelinde kişisel zafiyetler sonucu ki, ırak petrollerinin kaçak olarak nakledilmesinde aile fertlerinin olması tespit edilince Rusya’dan S-400 savunma sistemi alınmış ancak NATO üyesi olan ülkemizin bu savunma sistemini kullanamayacağı uyarıları üzerine sistem çürümeye terk edilmiştir.
ABD, Türkiye’nin S- 400 savunma sistemini almasına olan kızgınlığını ortağı olduğumuz F-35 projesinden atarak ifade etti. Hem F-35 projesinden ve bu işe ödediğimiz yaklaşık 1.5 milyar dolardan, hem de depolarda çürümeye terk edilen S-400 savunma sistemi ve bu iş için ödediğimiz 2.5 milyar dolardan olduk. Her iki konu hala sürüncemede. Ayrıca Erdoğan’ın mal varlığının araştırılması ABD temsilciler meclisince de onaylanmış ve ABD başkanının elinde koz olarak tutuluyor. Tüm bu işlerde ülke çıkarı varsa siz söyleyin. AKP neden ABD ve Rusya’ya karşı ülke adına bir eylem yapamıyor? Eee ipin ucu ABD’nin elinde…
Ayrıca cezaları kesinleşmiş olmalarına rağmen “ver papazı al papazı” diyen Erdoğan papaz rahip BRUNSON’U verdi ancak papaz Gülen’i geri alamadı, alman gazeteci Deniz Yücel’i de iade etti. Bu olaylarda ülkenin bir kazancı var mı? Elbette yok. Ancak ülkenin itibar kaybı var… Başka, peygamber ocağı Türk Ordusunun genleriyle oynanmasının önünü açan FETÖ kalkışması, Kozmik odanın sırlarının afişe edilmesi vb. olaylar silsilesi ve son olarak da sözde “Teörsüz Türkiye” masalıyla KÜRT-TÜRK ayrıştırma ekseninde bebek katili APO seviciliği… Tüm bunlar mevcut sistemi ve aktörlerini korumak uğruna yapılıyor.
Halkbank Davası; Davada, Halkbank’ın İran’a yönelik ABD yaptırımlarının aşılmasına destek verdiği iddiaları ile ABD’de açılan Halkbank davası İddianamesinde, bankanın İran, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde kurulduğu öne sürülen paravan şirketler aracılığıyla yaptırımları deldiği ileri sürülüyor. Bu dava ile Türkiye yaklaşık 2 milyar dolar civarında bir ceza ile karşı karşıya. ABD, İran’a yapılacak kara harekatında Türkiye’nin yer alması işini şansa bırakmak istemiyor ki, Halkbank duruşmasını da 3 Mart’a almış… İşte tam bu noktada ABD ve İsrail İran’ı, İran da ABD üslerini vurmaya başladı… “ABD, İran’a askeri müdahalesi esnasında Türkiye’nin tam desteğini istiyor ve bunda oldukça kararlı.”Bu nedenle, ABD Irak’a müdahalede olduğu gibi işi şansa bırakmayacak ve İran’a karadan bir harekât söz konusu olursa Türkiye’nin desteği konusunda ABD Başkanı Trump, en ufak bir itirazı dahi duymak istemiyor. Emperyalizm karşısında diz çöken AKP iktidarının bu talep karşısında nasıl bir tavır alacağını göreceğiz. Sonuç ABD’nin elindeki kozlar bizlere AKP yönetiminin Emperyalizme diz çökeceklerini gösteriyor. Yanılmayı temenni ederim. Günün sonunda söylenecek şey; ATATÜRK; emperyalizme ve onun yerli uşaklarına diz çöktürmüş ilk ve tek liderdir. Emperyalistlerin ve onların yerli uşaklarının ona bugün kahpece saldırmalarının ve küfretmelerinin yegâne sebebi de budur! Sosyal medya ortamında da çok ağır hakaretler eden hainler ve bazı troller biz Yurtsevenlerin nezdinde, kendilerine vatan bırakan bu kahramana ve çok değerli silah arkadaşlarına nankörlük eden alçaklardır! 3.Mart.2026
Selam ve saygılarımla
Cezmi Orkun
Değerli okurlar, milletimizce tüm olumsuzluklara rağmen çeyrek asırdır iktidara taşınan AKP ve koşulsuz destekçileri alenen, ana muhalefet CHP başta olmak üzere diğer muhalif partiler sessiz ve gizli destekçiler olarak el birliğiyle direksiyona geçmiş, otobüsü uçuruma doğru sürerken “parasını vermeyen var mı” diye dikiz aynasından vatandaşlara bakıp yola bakmayan kaptan şoföre, “kaptan yer yok daha niye vatandaşa bindiriyorsun, nefes alacak yer kalmadı” diyen de halk. Bu gidişat, gidişat değil ama kaptan(şoför) ısrarcı… Meclis Genel Kurulu’nda, Adalet ve İçişleri bakanlarının yemin töreni öncesi yaşanan yumruklu kavgayla ilgili olarak Erdoğan özetle, “Bakanlarımızın yemin etmesine engel olmak için CHP’nin kürsüyü işgal etmelerine tanık olduk” dedi ve cümlesini “Engelleyemeyeceksiniz, durduramayacaksınız. Bu gidişi durdurmaya gücünüz yetmez” diyerek uçuruma sürüklediği ülkemizin gidişatını olumlu bularak frene basmamakta ısrar ediyor.
Çeyrek asırdır ülkemizi yönetme yetkisini elinde tutan AKP yönetiminin takındığı bu üslup, zihniyet ve hareketleri bizlere “vicdan kaskatı olunca neyi, neyin üzerine inşa ederek gidişatı düzelteceksin” sözünü hatırlatıyor ve dini hassasiyetler ile milli duyguları istismar ederek vicdan yumuşatılır mı? ki, AKP iktidarının Suriye için 175 milyar doları yetersiz dediği kaynaktan harcarken, Toplumun yüzde seksenini yoksulluğa, yüzde 40’ını protein kaynağı kırmızı ET’e ve yüzde 50 sini açlığa mahkum ettiği ülkemizde bu gidişata ne denir? Elbette “bu gidişat gidişat değildir” denir. Uluslararası boyutta durum nasıl derseniz;
Bu araştırmalardan da görüldüğü üzere tüm alanlarda(Ekonomide çöküşün önlenemediği, dış politika tutarsızlığı, ifade özgürlüğü ve demokratik hakların ortadan kaldırıldığı, yargı-yürütme ve yasama organlarının etkisizleştirildiği, yolsuzluk-yoksulluk ve yasakların legal hale getirildiği bir Türkiye var) her yılın gidişatının bir önceki yıla göre daha kötü olduğunu gösteriyor ama iktidar tabanında hala bir zorlama iyimserlik! mevcut.
Değerli okurlar, ülkemizin ekonomik, sosyal ve siyasal çöküntü içerisinde olduğunu yaşayarak gören, bu kutsal vatanın evlatları olan bizler,, milletimiz ve vatanımızın birliğinden, bütünlüğünden “her ne ad altında olursa olsun” asla ve asla taviz vermeyeceğimizi, ulu önder Atatürk’ün emaneti olan Cumhuriyet’i kuram ve kurallarıyla yeniden tesis edeceğimizi ilan ediyoruz. Ayrıca belirtmek isterim ki, uçuruma giden aracın kaptanına bu gidişatın iyiye gitmediğinin cevabı olarak bu millet, ülkeyi yönetme yetkisi verdiği yönetim ehliyetini mevcut iktidarın elinden alacaktır.
Bunun emaresini ülkemizin farklı yerlerindeki eylemlerde görüyoruz. Bunlardan biri, İzmir Bornova’da bir üniversite öğrencisi, “ülkenin kötü gidişatı nedeniyle uyuyamadığını” belirterek, AKP iktidarına ve CHP başta olmak üzere muhalefette olan diğer partilere tepkisini göstermek amacı ile gün ağarınca Atatürk heykeli önünde “ATATÜRK MEZARINDA bile HEPİNİZİ YENİYOR” yazılı pankart ile oturma eylemi yaparak gösterdi.
Değerli okurlar; DOĞRU PARTİ olarak bizler“Tek devlet, tek millet ve tek bayrak” diye vatandaşların milli duyguları üzerinden söylemlerde bulunan mevcut iktidara ne ölçüde samimi olduklarını sormayı bir görev olarak görmekteyiz. Çünkü, Bir taraftan PKK terör örgütünün siyasi uzantısı DEM ile iş tutacaklar, diğer taraftan 50 bin kişinin kanına giren bebek katilini muhatap alacaklar, ülkeyi faiz kıskacına atacaklar, emekçileri inim inim inletecekler, gençlerin hayallerini ve umutlarını ortadan kaldıracaklar ama kendileri saraylarda lüks ve şatafat içerisinde yaşayacaklar öyle mi? Bu mu samimiyet? Bu tutumuyla AKP iktidarı ve koşulsuz destekçileri ile ana muhalefet CHP yönetimi ülkede toplumun ayrışması, “ulus devlet ve üniter yapı” konusunun tartışmaya açılması, siyasete olan güveni yok edilmesi ve sosyal yapıda yıkıma sebep olunması girişimlerine taraf olduğu günümüz Türkiye’sinde gidişat iyi olabilir mi? AKP iktidar yönetiminin “bu gidişata engel olamazsınız” sözüne karşı büyük Türk milleti yıkılmaz bir set oluşturacak ve bu gidişata engel olacaktır.
19.Şubat.2026
Selam ve saygılarımla
Cezmi Orkun
Değerli okurlar, söylemesi kolay tan 23 yıldır iktidar olan ancak bir türlü muktedir olamayan AKP iktidarı ve koşulsuz destekçileri sayesinde neredeyse her gün “bu kadar da olmaz” demeniz yanında, 40 yıl düşünsem bunu söylemeleri aklıma dahi gelmezdi dediğiniz olaylara şahit oldunuz. DOĞRU söylemlere kulak vermezken algı ve manipülasyona dayalı söylemlere kulak kabarttınız. Sonuçta ne elde ettiniz? yoksulluk ve açlık çeken insanlar topluluğu, taciz-tecavüz ve istismar edilen kadınlar ve çocuklar topluluğu, seçimlerde çıkarları için 1 paket makarnaya muhtaç dilenci konumuna itilen topluluk, devletin temeli hukuk- hukukun temeli Adalet’in sadece saray ve eşrafı için uygulandığı bir yargı, sözde yasama adına görevi sadece parmak kaldırmak olan 600 vekilin yer aldığı TBMM, emekliler başta olmak üzere tüm emekçilerin haklarının gasp edildiği, bu hakların Suriyeliler için kullanılmasını sağlayan bir ucube sistem.
Faiz lobilerine para aktarmak için cumhuriyet kazanımı olan tüm istihdama dayalı üretim tesislerini yok pahasına elden çıkaran bu zihniyet bir de geçmiş dönemi “eski Türkiye” deyip eleştirerek kendi başarısızlığını örtme çabaları içeren “yeni Türkiye” dedikleri bir algı ortamı oluşturdu. Oysa, Cumhuriyeti kuran “Buğday satarak fabrika kuran eski Türkiye” yönetimi idi, “Yeni Türkiye” masal dünyasında “fabrika satarak buğday ithal(alacak) eder hale getiren” ise 23 yıldır iktidar olan AKP ve koşulsuz destekçileridir. Ülkemizi bu hale getiren sizlere “Eski Türkiye kadar taş düşsün başınıza” demek DOĞRU olmaz mı?
Siyasi çıkar elde etmek için, dün terörist dediğiyle bugün sanki terör varmış gibi “Terörsüz Türkiye” yalanıyla aynı safta yer alıp ülkemiz insanlarını ayrıştırmanın yanında vatandaşlarımızı manipüle eden (ki bu bir suçtur) mevcut iktidar liyakat yerine sadakat ekseninde atamalarını aralıksız sürdürüyor. Göreceksiniz olası bir seçim öncesi siyasi çıkarlarına alet edeceği kaynak yok diyerek yoksulluğa ve açlığa mahkum ettiği vatandaşların maaşlarında bir artışa gidecektir. Yeni gaz keşifleri açıklanacak, savunma amaçlı kara-hava ve deniz taşıtlarını yerli olarak imal ettiklerini açıklayacaklardır. Özetle geçmişte olduğu gibi gelecekte de siyasi çıkarları için yalanlara dayalı algı operasyonları ile vatandaşları manipüle edeceklerdir. Bizden uyarması..
Değerli okurlar, “neler gördük” derken aslında mevcut AKP iktidarının uygulamalarına baktığınızda gördüğümüz “mantık ve yasalar” açısından uygun olup olmadığına baktığınızda kendi yasalarını yine kendi mantıkları doğrultusunda uyguladıklarını gördük. Gördünüz değil mi? Ana muhalefet partisi CHP ve diğer muhalif partilere baktığınızda yaptıkları eleştirilerin iktidarın lehinde sonuçlar doğurduğunu gördük, görüyoruz. Yeri gelmişken iktidarın bu davranışlarına mizahi açıdan bakalım. Fıkra bu ya;
Üniversitelerin birinde, bir hukuk profesörünün 21 yaşındaki Mehmet adlı öğrencisi hariç diğerleri geçer not alıp başarıyla mezun olmuşlardır. Mehmet bir gün sonraki sabah okula gelir ve hocasının yanına giderek hocam “okulumu bitirebilmem için maddi durumu iyi olmayan ailem her türlü fedakarlığı yaptı. Mezun olamazsan çok üzülecekler. Size yalvarıyorum notumu yükseltip beni mezun etmeniz için size yalvarıyorum” der. Bunun üzerine hocası, “hayır kesinlikle böyle bir şey yapmam. Çünkü bu isteğin hem etik kurallara hem de yasalara aykırı”. Ayrıca; “bir hukuk profesöründen böyle bir talepte bulunman hem yasalara, hem de mantığa ters” diye cevaplar. Bunun üzerine Mehmet, “peki hocam size tamamen gerçek ve tamamen hukuka dayalı bir sorumun cevabını bilemezseniz, benim notumu A olarak değiştirir misiniz?” der. Profesör kendisinden emin basit bir üniversite öğrencisinden gelebilecek herhangi bir hukuk sorusuna kesinlikle yanıt verebileceğini düşünerek, “tamam anlaştık, sor bakalım sorunu” der. Mehmet “gerçek bir vaka düşünün ki, mantığa ters ama yasaya uygundur. Aynı zamanda yasaya ters ama mantığa uygundur ve yine hem mantığa hem de yasaya terstir.” Sorusunu sorar.
Profesör düşünür, düşünür ve Mehmet’ten bir gün izin ister. O arada profesör meslektaşlarına danışır ama kimse bu soruyu cevaplayamaz. Bunun üzerine öğrenciye “A” vererek hukuk fakültesinden mezun eder.
Profesör, okulun son günü sınıfta tüm öğrencilerine veda etmeden önce bir soru soracağını söyler ve Mehmet’in kendisine sorduğu soruyu sorar. Sınıfın neredeyse tamamı ellerini kaldırır. Bu duruma şaşıran profesör, öğrencilerden birine soruyu yanıtlaması için işaret eder. Öğrenci ayağa kalkar ve başlar açıklamaya: “hocam, siz 75 yaşındasınız ve 20’li yaşlarında çok güzel bir kadınla evlisiniz, bu mantığa ters ama yasaya uygundur. Eşiniz sizi 21 yaşında bir erkekle aldatıyor, bu yasaya ters ama mantığa uygundur. Siz bu 21 yaşındaki erkeğe mezun olabilmesi için ‘A’ notu verdiniz, işte bu hem mantığa hem de yasaya terstir” der.
Der.
Öyle ya, uygulamaları şaibelerle dolu iddia makamında olan birini, karar vericilerin başına getirmeniz “mantığa ters yasaya hem uygun hem ters”, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine karşı durması yanında vatan hainlerinin mezarı başında dua eden ve bu haini şehitlik gibi kutsal bir makama layık gören birinin güvenlik birimlerinin başına atanması yine “mantığa ters, yasaya hem uygun hem ters”. Sonuç olarak liyakatin esas olduğu bir yönetim için bu her iki atama kararı “mantığa ve yasaya terstir.” Geçmişte de benzer olayları gördük, bugün de görüyoruz. Daha neler göreceğiz demek yerine gördüklerimiz bize yeter deme zamanıdır.
Değerli okurlar. “Neler gördük, neler!” başlığında anlatmaya çalıştığım olayları unutmayalım ve gençlerimize anlatalım. Anlatalım ki, ülkemizin aydınlık geleceğini görmelerinin teminatı olalım.
Emperyal güçlerin emrinde kara bulutlarla kaplı bir Türkiye mi?, güneş ışıklarının aydınlattığı, bağımsız ve bağlantısız bir Türkiye’mi? karar sizin… DOĞRU PARTİ olarak bizler sizleri aydınlık Türkiye için “aynı çatı altında olmasa dahi” ulus devlet, üniter yapının korunması adına birlikte mücadele etmeye davet ediyoruz. Neler gördük, görüyoruz söylemini “NELER OLDUĞUNU GÖRDÜK” hepsi hikaye diyerek cevaplamış olun.
14.Şubat.2026
Selam ve saygılarımla
Cezmi Orkun
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.