26 Mayıs 2026 Salı
Bölge İdare Mahkemesinin Mutlak Butlan kararı ve Yüksek Seçim Kurulunun Anayasa’nın amir hükümlerine rağmen kendi varlığını da inkar edecek şekilde bu karara yol vermesi, şeklen var olan sandık demokrasisinin de artık sona doğru geldiğinin bir göstergesi. Sadece bununla da sınırlı değil. İktidarın Dikte Ettirdiği Hukuk Modeline ve Yeni Ekonomik Modeline de işaret ediyor. Osmanlının son dönemlerindeki gibi Yarı Sömürge Ülke Modeli…(1)
İçeride ve dışarıda olağanüstü şartların olmadığı durumlarda bile şu değerlendirme hiç abartılı değil. Türkiye, dış borcu yüksek olan bir ülke… Her sene önemli miktarda dış açık (cari açık) veriyor. Döviz bulmak için, dünyada en yüksek faizi ödeyerek sıcak paraya muhtaç durumda. Bu nedenle sürekli yurt içinden yurt dışına kaynak transfer ediliyor. Ayrıca sürekli artan bütçe açıkları nedeniyle Hazinenin faiz ödemeleri de her yıl bütçedeki payını artırıyor. Yurttaşlara verilmesi gereken hizmetlerden, sosyal devlet harcamalarından kısılıyor. Yurt içinde de yoksuldan üst gelir gruplarına gelir transfer ediliyor. Yoksulluk artıyor.
Bu dengesiz yapı, içeride ve dışarıda ortaya çıkan olumsuz koşullar nedeniyle zaman zaman daha da ağırlaşıyor.
Geçtiğimiz yıl İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarına yapılan yargı operasyonunun neden olduğu ekonomik maliyetlerin faturasını hala ödüyoruz.
Son birkaç aydır ABD-İsrail koalisyonunun İran’a saldırması sonucunda petrol piyasasında yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin cari açığında çok ciddi artışlara neden oldu ve cari açıkta artış devam edecek.
Ekonomide bu baskılar varken ve İran Savaşının baskısı devam ederken, yandaş kalemlerden haberler uçmaya başladı. Önce “Mutlak Butlan Davası hakkında karar verildi. Ancak ne zaman açıklanacağı belli değil.” Aradan kısa bir süre geçti. “Mutlak Butlan Davası Cuma günü akşam piyasalar kapandıktan sonra açıklanacak..”
Yandaş basında bu tür yazılar çıkarken, birçok ekonomi yazarında da şu görüş egemendi: Merkez Bankası rezervlerinin durumu malum. Enflasyonla mücadele programı çalışmıyor. Faizlerin düşürülmesi bir yana artırılması gündemde.Türkiye’nin doğrudan yabancı sermayeye ihtiyacı var. İmamoğlu operasyonun maliyeti malum… Böyle bir ortamda siyasi-hukuk operasyonu yapılamaz.
44 yıllık gazetecilik hayatımda Türkiye için çıkardığım en önemli ders şu:
“Burası Türkiye abicim, her an her şey olabilir.”
Ayrıca yabancı sermaye konusunda da birçok iktisatçı arkadaşların pek vurgu yapmadığı bir konuya sık sık değinirim. Bir örnek, 20 Temmuz 2025 tarihinde 12 Punto’daki, “Sömürge ekonomisi isen hukuk olmadan da yabancı sermaye gelir…” yazısı.
Ben de böyle bir operasyonu Temmuz ayından önce, özellikle NATO toplantısından önce beklemiyordum. İlk iki günlük etkiler şimdilik sınırlı. Türkiye’nin risk puanı CDS 20 baz puan artışla 261’e çıktı. Merkez Bankasını izleyen finansçılar, döviz kurundaki yükselişi önlemek adına Merkez Bankasının iki günde 15 milyar dolara yakın rezerv sattığını söylüyor.
SÖMÜRGE EKONOMİSİ İSEN HUKUK OLMADAN DA YABANCI SERMAYE GELİR
İç ve dış konjonktürün, ekonomi ve dış açıklar üzerine bu kadar baskı yaptığı bir dönemde böylesine bir kararın alınması üzerine, “Sömürge ekonomisi isen hukuk olmadan da yabancı sermaye gelir…” görüşümü özetlemekte yarar var.
Hemen hemen bütün iktisatçılar, ekonomik kalkınma ve gelişmişlik düzeyi için, demokrasi ve hukuk standartlarının çağdaş dünya seviyesinde olması gerektiğini söylerler. Özellikle sermaye ve teknoloji birikiminin yetersiz olduğu ülkelerde, bu açığın doğrudan yabancı sermaye girişleri ile kapatılması için, hukuk ve ekonomik istikrar (enflasyonsuz bir ülke ve alınan ekonomik kararların şeffaflığı) büyük önem taşır.
Türkiye için, şöyle bir gözlemde bulunuyorum. Hukuk olmadan da yabancı sermaye gelir. İleride iktisat tarihçileri daha net değerlendirecektir. Türkiye ekonomide yeni bir evreye geçiş yapmak üzere… Osmanlı’nın son dönemindeki gibi kapitülasyonlara dayalı yarı sömürge bir ekonomi…
“Hukuk olmadan da yabancı sermaye gelir” derken kastettiğim evre budur. Bu evre artık Türkiye Cumhuriyetinin yarı sömürge-sömürge ekonomisine dönüşme evresidir.
Türkiye, artık dünya ekonomisinde, işbirliği yapılacak, iş ortağı olacak bir ülke olmaktan çıktı, madenleri, doğal kaynakları sömürülecek bir ülke olarak görülmeye başlandı.
Yeri gelmişken şunu da belirtelim. Yabancı sermayenin kar transferi başkadır. Komünist Parti ile yönetilen Çin’de de yabancı sermaye kâr transferi yapar. Yüksek faizle döviz bulup (sıcak para) ekonomiyi çevirmek ayrı bir sömürü mekanizmasıdır. Her ikisinde de, yurt içinde bir katma değer yaratılır. Sömürge ekonomisi bambaşka bir mekanizmadır. Ekonomide katma değeri yoktur. Ülke kaynakları yağmalanır, sadece imtiyazları dağıtan yönetim kademesinin zenginleşmesini sağlar.
Türkiye’nin ekonomideki çarklarını döndürmek için dövize ihtiyacı var. Yüksek faizle bulunan döviz, ayrı bir sömürü düzeniydi. Artık bu yolla bulunan döviz de yetmiyor. Duvara tosladık. Hukuku sorgulamadan, tek adam rejimini kendisine dert etmeyen yabancı yatırımcılara ihtiyacımız var. Yeni bir alan ve yeni bir yatırımcı türü lazım…
Bulunan çözüm can yakıcı. Madenlerimiz ne güne duruyor?
Trump’ın yakın arkadaşı, fahri iç işleri bakanı petrolcü, madenci iş adamı Harold Hamm diye bir dolar milyarderi var. 14 Mart 2025’te Harold Hamm’ın şirketi Continental Resources ile Enerji ve Kaynaklar Bakanlığı arasında detayları açıklanmayan bir anlaşma imzalandı. Ardından İmamoğlu operasyonu yapıldı. 23 Mayıs 2025 tarihinde, Amerikalı Fox News televizyonunun muhabiri, Trump’ın arkadaşı, fahri iç işleri bakanı petrolcü, madenci iş adamı Harold Hamm’a sordu.
“Bir yatırımcı olarak, Türkiye’den endişe ediyor musunuz?”
Hamm’ın yanıtı, Türkiye’nin ne hale geldiğini çok net gösteriyor:
“Demokratik olmayan ya da bir dereceye kadar demokrasinin var olduğu ama yeterli olmadığı ülkelerde böyle şeyler olur. Bilirsiniz, muhaliflerinizi hapse atarsınız ve onların icabına bakarsınız. Endişelenmiyorum.”
Hukuk olmadan da, büyük imtiyazlar verirseniz, kapitülasyonları hortlatırsanız, yabancı sermaye koşa koşa gelir.
Tarihte hammadde satarak zenginleşmiş bir ülke yoktur. Fütursuzca maden ruhsatı dağıtılması, hammaddelerin ve doğal kaynakların yağmalanması dönemi, tam bir yarı sömürge-sömürge ülkesi dönemine geçiştir.
Sömürge ekonomisi özelliklerine geçiş tespitinde bulunurken, bu döneme bir de diplomasi ve dış ilişkiler üzerinden bakalım. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye özel temsilcisi, Lozan’ı hedef alıyor, Sevr’i örnek gösteriyor, laik ve üniter bir cumhuriyet yerine Türkiye için Osmanlı Millet sistemi övgüsünde bulunuyor. Büyükelçi mi sömürge valisi mi belli değil.
VE BLACKROCK
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail, İran’a saldırdı. Savaşın hemen bir ay sonrasında dünyanın en büyük fonu olan BlackRock’un CEO’su Larry Fink, 27 Mart’ta Dolmabahçe Sarayında Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da vardı.
Merkez Bankası rezervlerinin durumu, savaşın ekonomiye baskısı ortadayken, ana muhalefet partisi CHP’ye böylesine bir hukuk operasyonunun neden olacağı olası ekonomik kırılganlıklar ile yabancı fon ilişkileri, gündeme “Acaba” sorusunu getiriyor.
(1) Dönemin ünlü sosyologlarından Werner Sombart, Berlin Üniversitesi doktora derslerinde Osmanlı İmparatorluğu için şu satırları not etmektedir. “Osmanlı İmparatorluğu, tipik bir yarı-koloni örneğidir. Bir zamanlar üç kıtaya yayılmış haşmetli bir imparatorluk, endüstri devriminin ekonomik ve sosyal koşullarına ayak uyduramadığı için, bugün geri kalmışlığın bütün illetleri ile malül olarak emperyalist devletlerin elinde tam bir parçalanma ve kokuşma halinde can çekişmektedir. Dr. Serdar Şahinkaya, Devrime Doğru İlk Adım, Mustafa KemalPaşa’nın Halkçılık Programı. Telgrahane Yayınları…
ABD’nin kurallara dayalı düzeni yıkış süreci hızlandı. Son olarak NATO’yu da hedefine koydu. Bu yazı, Türkiye’nin yeni şekillenen dünyada nasıl bir tavır alması gerektiği konusundaki tartışmalara bir pencere açmayı amaçlıyor.
Bir de şu tespiti yapayım. Aşağıda grafiklerle açıklayacağım. İran’ın toprakları, Türkiye’nin ekonomisi bombalanıyor
İki haydut ülke ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, İran’ın haklı olarak yaptığı misillemeler, Hürmüz Boğazının trafiğe kapanması, petrol ve doğalgaz üretiminin aksaması, enerji fiyatlarında uzun süreli kalıcı bir yükseliş, gübre, plastik hammaddeleri ve diğer ürünlerin tedarik zincirinin aksaması dünya ekonomilerini olumsuz etkiliyor ve etkilemeye devam edecek.
Başta ABD olmak üzere bütün dünyada enflasyonist bir baskı oluşması bekleniyor. Avrupa’da enflasyonun yanı sıra durgunluk riski nedeniyle stagflasyon riski yükseldi. Orta Doğu’da ABD’nin koruması altında olduğunu zanneden Körfez ülkelerinde ciddi bir yıkım ve sermaye kaçışı yaşanıyor. Finansal piyasalarda çalkantı, faiz indirim beklentilerinin ertelenmesi, tedarik zincirlerindeki aksama, reel sektörü ve istihdamı sıkıntıya sokacak.
ABD’nin kendi kurduğu kurallara dayalı düzenini yıktığına ilişkin örnekler herkesin malumu, tekrarlamayalım.
Çin’in gerçekleştirdiği ekonomik mucizeye; Kuşak Yol Projesi, Kuzey Buz Denizi (Arktik Okyanusunda) iklim değişikliği ile açılan yeni deniz yolunun Rusya ve Çin’e hem enerji tedarikinde hem de Avrupa pazarlarına ulaşmada sağladığı avantajları da gelişmelere ekleyin. Çin’in yeni ticaret yollarını kontrol ederken, CIPS adıyla kurduğu uluslararası ödeme sisteminin, ABD’nin SWİFT sistemine karşı büyük avantajlar sağladığını da düşünürsek, doların tahtındaki sallanmanın hızlandığını söylemek pek de abartılı olmaz.
ABD ve İsrail, İran’ı havadan bombalıyor ama ABD donanmasının İran karşısında Hürmüz Boğazında etkili olamaması, ABD’nin yakın bir gelecekte olası Üçüncü Dünya Savaşını şimdiden kaybettiği şeklinde yorumlanıyor. (Geçtiğimiz hafta ABD’li dolar milyarderi yatırımcı Ray Dalio’nun ABD’nin İran karşısında istediğini elde edememesi nedeniyle dolar imparatorluğunun sona ereceğini açıklaması, Emekli Amiral Mustafa Özbey’in ABD donanması için iki haftalık donanma ve olası üçüncü dünya savaşının mağlubu değerlendirmelerini geçtiğimiz hafta çok konuştuk. Burada kısaca hatırlatıp geçelim.)
ABD – İsrail uçakları ve füzeleri İran topraklarını vuruyor ama savaşa bulaşmamış ülkeler arasında ekonomik bombardımandan en çok Türkiye etkileniyor. Yazının sonunda daha net anlaşılsın diye bol bol grafik ve tablo koyacağım.
Türkiye’nin ihracatına bakalım… İhracatımızın yüzde 43’ü AB ülkeleri, yüzde 15’ü, AB üyesi olmayan diğer Avrupa ülkeleri… Toplam yüzde 58’i Avrupa…
İhracatımızın yüzde 24.4’ü Orta Doğu ve ağırlığı Kuzey Afrika olmak üzere Afrika ülkeleri. Başka bir deyişle ihracatımızın yüzde 82’si, bu savaş nedeniyle durgunluğa girecek Avrupa ülkeleri ile bu savaş nedeniyle yıkılmış büyük sermaye kaçışı ile karşı karşıya kalan Orta Doğu ülkeleri…
Petroldeki her 10 dolarlık artışın 2.5 milyar dolar civarında enerji ithalatımıza etkisi olacak diyoruz ama ihracat kayıpları ile dış açığa etkisi çok daha fazla olacak.
Sadece ihracat değil, ithalat ve dış ticaret açığı olarak değerlendirelim. İlgili grafiği burada veriyorum.

AB ile dengeli bir ticaretimiz var. 1 milyar dolar ticaret fazlası veriyoruz. Ama Orta Doğu ve Afrika ile ticaretimizde 33.7 milyar dolar fazlamız var. Bu veriler sadece 2025 yılına ait veriler. Daha kapsamlı bir çalışma yaptığımızda elimizdeki veriler şunu daha da net gösterecek.
ABD ve İsrail, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında 20 yıla yakındır bölgeyi karıştırıyor. Bölgede savaş, kan ve gözyaşı dinmiyor. Irak, Libya, Suriye’deki çatışmalar ve ek olarak İran’a ambargo derken, esasında bu ülkelerle yaptığımız ticaret çok daha fazla gelişebilir ve Türk ekonomisi dış ticaret açıklarını küçültebilir, dışa bağımlılığını azaltabilirdi. Bu savaştan en çok etkilenen ülkeler bizim dış ticaret yaptığımız ve turizm gelirlerinde ağırlığı olan ülkeler.
Özetle şunu söyleyebilirim. BOP ile ABD Türk siyasetinde Siyasal İslam’ı ön plana çıkartırken, Türkiye’nin toplumsal yapısını, göçlerle demografik yapısını, devletteki kurumsal yapıyı çökertip ve çürütürken, bölgedeki çatışma ortamı ile de Türkiye’nin dış ticaretine ayrıca bir darbe yaptı.
Günlük köşe yazıları bir insanın görüşünü belirtebilir. Ancak daha önemli ve ağırlıklı olanı yazdığı kitaptır. Ben 2024 yılında yayınladığım Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Türkiye’nin Fabrika Ayarları/Ekonomide Karşı devrim kitabımda çok berrak bir şekilde ortaya koydum. Şimdi tekrarlıyorum.
Türkiye, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinden ve Aydınlanma Devrimlerinden, İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1945 yılında uzaklaştı. Çiftçiyi Topraklandırma Yasasının (Toprak Reformu) kadük hale getirilmesi (1945), Köy Enstitülerin işlevsizleştirilmesi (1946 Kapatılması 1954), Truman Doktrini ile silah, Marshall Planı ile para yardımı almak için ABD’nin tüm önerilerini koşulsuz yerine getirdi. Atatürk’ün kendi kaynakları ile kalkınma politikalarını terk etti. IMF’e üye oldu. (1946-1947-1948) 1950’de NATO’ya üyelik için başvurdu, 1952 Şubat ayında NATO’ya kabul edildi.
Türk Silahlı Kuvvetleri, hükümetlerden ve meclisten habersiz olarak, 1947-1965 arasında NATO ile 54 askeri anlaşma yaptı. 1947 yılına kadar hiç dış ticaret açığı vermeyen Türkiye, 1947 yılından itibaren sürekli dış ticaret açığı veriyor. Bu süreçte sadece NATO, Marshall Planı ya da Truman Doktrini değil, Fulbright anlaşması ile de eğitimi ve toplumsal yapının şekillenmesini Amerikan emperyalizminin kontrolüne bıraktı.
1971-1980 darbeleri ile Türkiye, ABD’nin Yeşil Kuşak projesi kapsamında Atatürk milliyetçiliğinden koparıldı, Türk-İslam Sentezi resmi ideoloji haline geldi. 2000’li yıllarda yaşanan krizler ile Türk İslam sentezi yerine siyasal İslam siyasete ve toplumsal yapıya ağırlığını koydu. Türkiye, kendisini hedef alan Büyük Ortadoğu Projesinin gönüllü eş başkanlığını üstlendi. Ekonomide, dış politikada, savunmada, jeopolitiğin yönetiminde bağımsızlık kriterlerinin neredeyse tamamı törpülendi.
Benim kişisel görüşüm, Türkiye için en büyük tehdit bizzat ABD ve NATO’dur.
Ancak diğer taraftan şu andaki tek kutup ABD’nin karşısında oluşması kuvvetle muhtemel kutup, Çin ağırlıklı Çin –Rusya ittifakıdır. Ancak bu kutuptan da adil bir dünya düzeni beklemek saflık olacaktır.
Diğer taraftan Türkiye’nin dış ticaretine baktığımda Türkiye’nin bu olası yenidünya düzenindeki dış ticaret verileri felaket düzeyde kötüdür. Aşağıdaki tabloya kısaca bir göz atalım.

Çin ile ticaretimizde 46.3 milyar dolar, Rusya ile ticaretimizde 35,7 milyar dolar açık veriyoruz. ABD ile ticarette açık sadece 1.3 milyar dolar… Toplam dış ticaret açığımız 92 milyar dolar. 82 milyar doları Çin ve Rusya’dan kaynaklanıyor.
Mevcut dış ticaret yapımızda, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’yı göz ardı edemeyiz. Savunma, dış politika ve jeopolitik değerlendirmeler yapılırken, bu dış ticaret verilerinin göz ardı edilmemesi ve beraberinde nasıl bir ekonomi politikaları uygulanması gerektiğinin de tartışılmasını öneriyorum.
Avrupa ile göbek bağımız yok. İkiyüzlü politikalarının elbette farkındayım. Ancak şurası kesin ki, yenidünya düzeni oluşurken, özellikle son NATO çıkışı sonrası Avrupa’nın Ukrayna takıntısı, ABD ve Rusya ile ilişkilerini nasıl değerlendireceği, bizim için de önem taşıyacaktır.
Amerika’nın güvenlik şemsiyesi vaadine inanan ve büyük bir yıkım yaşayan Körfez ülkelerinin bugün karşı karşıya kaldığı güven bunalımının farkına varıp varmayacağı, nasıl bir tavır takınacağı da, Türkiye’nin hareket alanı için önem taşıyacaktır.
Yaşadığımız konjonktürde Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomide ve dış politikadaki temel felsefesidir.
Ekonomik kalkınma ve bağımsızlık olmazsa, askeri ve siyasal bağımsızlık da olmaz… Güçler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne dayalı laik ve ulus devlet yapısı, emperyalizme karşı dirençli bir yapı demektir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün antiemperyalist temel ilkeleri, zaman ve mekândan bağımsız olarak evrensel tavırdır. Çok iddialı bir yaklaşımda bulunabilirim ama bazı ilkeler, doğa kanunları gibidir. Koşullar değişir ama temel felsefe ve karakter binlerce, hatta insanlık tarihine bakarak on binlerce yıl değişmez.
“Yurtta sulh, cihanda sulh”
“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.”
“Hayatta en hakiki mürşit bilimdir.”
MERAKLISI İÇİN GRAFİK VE TABLOLAR



Uzun süredir, yaşadığımız ekonomik sıkıntıları açıklarken kullandığımız bir tespit var. Devlette ve toplumsal yapıda, hemen her alanda, çoklu kurumsal bir çürüme ve çöküş süreci yaşıyoruz. Orman yangınlarındaki büyüklük de bu sürecin bir parçası…
Yangınlara karşı, daha yangın çıkmadan alınması gereken önlemler, her geçen yıl giderek daha fazla ihmal ediliyor. Sanki bilinçli bir şekilde yangına davetiye çıkarılıyor.
35 yıldan fazla süre denizcilik yaptım. Türkiye’nin kıyılarını, kıyılarla bütünleşmiş ormanlarını dolaştım. O yıllarda ormanları, Orman Bakanlığının da çok güzel organizasyonu ile ormandan ekmek yiyen orman köylüsü korurdu. Yaz mevsimi başlamadan ormanlık alanlarda, özellikle de yol kenarlarında ağaçlardan dökülen yapraklar, kuruyan otlar temizlenirdi. Çam ağaçlarının iğne yaprakları kuruduğunda ağaçların altında oluşan bu örtü, bir sigara izmariti ya da atılan bir cam şişenin güneş ışığını kırması sonucu en önemli yangın nedenleri arasındaydı. Son yıllarda orman köylüsünü göremiyoruz. Çünkü AKP iktidarı, orman köylüsünü devre dışı bıraktı.
2 Temmuz Çarşamba akşamı, değerli gazeteci arkadaşımız Tuncay Mollaveisoğlu’nun Tele 1’deki Anında Manşet Programında Tarım Orman İş Sendikası Kurucu Başkanı Şükrü Durmuş ile birlikte idik. Ondan da çok değerli bilgiler öğrendim. Yine sevgili Tuncay Mollaveisoğlu, Şükrü Durmuş ile 12 Punto You Tube kanalında ayrıntılı bir sohbet yaptı. İzlemenizi öneririm.
Şükrü Durmuş’tan öğrendiğimize göre, bugün çıkan orman yangını sayısı ile 1980’li yıllarda çıkan orman yangını sayısı aynı. Ancak yanan alan miktarı yaklaşık 100 kat arttı.
Durmuş bunun birçok nedeni olduğunu anlattı. Eskiden Or-Köy diye bir Müdürlük, Orman Köylüsü ile işbirliği yapardı. Kış aylarında yangınla mücadele için eğitim verilirdi, orman köylüleri, yangın mevsimi başlamadan kurumuş yapraklardan oluşan örtüleri temizler, üç beş kuruş da kazanırdı. Yangın çıktığında da ilk müdahaleyi orman köylüleri, ellerinde kazma kürek ve süpürgelerle, örtü yangınına yaparlardı. Şükrü Durmuş’a göre, orman yangını önce örtü yangını ile başlıyor. Köylüler, ellerinde herhangi bir teçhizat olmadan kazma kürek ve süpürgelerle ilk müdahalede bulunuyorlardı. Örtü yangınına yapılan müdahale sonucunda da yangını söndürme oranı yüze 80’leri buluyordu.
Eğer yangın ağacın gövdesine sıçrarsa, söndürme şansı yüzde 50’ye düşüyor. Gövdeden de ağacın tepesine çıkıyorsa söndürme şansı da yüzde 20’lere kadar düşüyor.
Her orman yangınında, gözlerimiz Türk Hava Kurumu Uçaklarını arıyor. AKP iktidarının Türk Hava Kurumu ve Atatürk takıntısını burada yazmaya gerek yok sanırım. THK da, uçaklar da devre dışı bırakıldı. Bakımlarını yapmadılar, hurda dediler. Ama acil durumda da görüldü ki uçuş kabiliyetleri yerinde. Doğru Parti Ulaştırmadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Oktay Erdağı, Sivil Havacılık Genel Müdür Yardımcılığından emeklidir. Oktay Erdağ, yılların bilgi birikimiyle, Türk Hava Kurumu uçaklarının hurda olmadığını, uçmaya elverişlilik belgelerinin bulunduğunu ve uçuş maliyetlerinin, bugün kiralanan yabancı uçaklardan çok daha avantajlı olduğunu belgelerle açıkladı.
Gözlerimle gördüm. Yangın uçağı diye kiraladıkları bir grup uçak var. Denize inemiyor. Kapasitesi 3 ton su. Dalaman Havaalanına inip ikmal yapıyor. Amerika’dan kiralamışlar. Ama bu uçaklar Amerika’da yangın uçağı olarak değil, tarımsal alanların ilaçlanması için kullanılıyor. Gülelim mi ağlayalım mı bilemedim.
Tabi yangının en önemli nedenlerinden biri de, elektrik iletim hatları. Havaların ısınması ile teller genleşiyor. Birbirleri ile temas ediyor, ortaya çıkan ark sonucu çıkan ateş, elektrik direkleri dibindeki kuru otları tutuşturuyor. Oradan da yangın büyüyor. Yapılması gereken şey ne? Elektrik dağıtım şirketlerinin tellerin genleşme ve gerilme dönemlerinde bakım ve ayar yapması. Nasıl ki hava ısındığında bir gitarın ya da kemanın teli gevşiyorsa ve akort yapılıyorsa, genleşen elektrik tellerinin de gerilmesi gerek. Direk dibindeki kuru yaprak örtüsünün temizlenmesi gerek. Elektrik dağıtım şirketleri bu tür maliyetlerle uğraşır mı? Onlar sömürge ülkesinin iltizam ağaları gibi sürekli para alsınlar. Üstüne üstlük vergi de vermiyorlar.
Otel inşaatları için ada parsel bazında çıkarılmış planlı yangınları da çok gördük. Ama esas facia, madencilikte… Ormanlık alanlara açık ve vahşi madencilik ruhsatları veriliyor. Epeydir söylüyorum. Türkiye’de yapılan madencilik, sömürge ülke madenciliği. Açık madencilik ile ormanlarımızı, sulak alanlarımızı, zeytinliklerimizi, tarım alanlarımızı yok ediyorlar. Ama karşılığında, devlete ve halkın refahına en ufak katkıları yok. Madencilik sektörünün ulusal gelir (GSYH) içindeki payı yüzde 1. Devlete ödedikleri maden hakkı ise binde 2 civarında. Madenciler de orman varlığımız için en büyük tehdit oluşturuyor. Dünyanın en büyük orman varlığına sahip Kanada, ormanlarında bizim gibi madencilik yapmıyor, ama Kanadalı şirketler burada ormanları talan ederek altın arıyor.
Yine Şükrü Durmuş’tan öğreniyoruz. Ahşap sanayi ve ormancılık… Burada AKP iktidarı döneminde, ormanlara çok hoyrat davranmışız. Ormanları yağmalamışız.
Ormanlar, hem ekolojik değerdir. Temiz hava, oksijen ve su kaynağıdır. Hem de ekonomik değerdir. Hayatın her alanında kullandığımız ahşap malzemenin temel kaynağıdır. Elbette ormanların ekonomik değerlerinden yararlanacağız. Ama burada da bir denge kurulması gerekir. Eskiden kullanılan altın oran, üçte bir kuralı uygulanırmış. Şöyle: Her orman, her canlı organizma gibi her yıl büyüyor. Orman Bakanlığı görevlileri tespitte bulunurmuş. Bu orman kaç birim büyüdüyse üçte biri, kesilip ekonomiye kazandırılır, üçte biri, yangın veya diğer felaketlere karşı yedeğe alınır, diğer üçte biri de orman varlığının, servetin artırılması için ayrılırmış.
Şöyle örnek veriyor Şükrü Durmuş. 1000 liranız var. 300 lira faiz geliri elde ettiniz. 100 lirasının harcıyorsunuz. 100 lirasını kara günler için yedek akçe olarak kullanıyorsunuz, 100 lirasını da ana paraya ekleyip varlığınızı artırıyorsunuz. Peki biz ne yapıyoruz? Ormanları çok uluslu özel şirketlere peşkeş çekip kesiyoruz. Bugün Avrupa ve gelişmiş ülkeler orman varlıklarını koruyorlar ve ahşap ihtiyaçlarını bizim gibi gelişmekte olan ya da geri kalmış ülkelerden karşılıyor.
Mesela sadece Kastamonu’da bir şirket, bütün Avrupa’nın MDF ihtiyacının yüzde 70’ini karşılıyor. Uydu haritasından bir Avrupa’daki orman varlığına bakın, bir de Türkiye’nin…
Tekrar söylüyoruz. Doğal kaynaklarını ve madenlerini hammadde olarak satmış ve refaha ulaşmış, kalkınmış tek bir ülke yok. Orman yangınlarının ve orman yağmasının arkasında da yine sömürge ülke ekonomisi modeli kendini gösteriyo
Yayınlanma: 05.01.2025 06:00
TÜİK Aralık ayı enflasyonunu yüzde 1.03 olarak açıkladı. Son 6 ayın enflasyonu da yüzde 15.75 imiş… Yıllık enflasyon da yüzde 44.38… Yersen…
Yemiyoruz ama ceremesini çekiyoruz. Maaşlar, ücretler, emekli aylıkları hep TÜİK’in bu yanlış ölçülen enflasyon hesabına göre yapılıyor.
Bağımsız iktisatçılardan oluşan ve TÜİK’in enflasyon hesabında kullandığı ürünlerin aynısını kullanan ENAG’ın Aralık ayı enflasyonu yüzde 2.34, yıllık enflasyonu ise yüzde 83.40…
Ben de 2022 Ocak ayı başından bu yana TÜİK sepetindeki mal ve hizmetlere ve bunların ağırlığına göre değil, kendi tüketim sepetimdeki mal ve hizmetleri ağırlıklandırıp kendi yaşadığım enflasyonu bire bir ölçüyorum. Adına da MERİÇ K enflasyonu diyorum. Her ay, ENAG ve TÜİK’ten bir gün önce Facebook, X ve Youtube hesabımdan paylaşıyorum. Benim ölçtüğüme göre Aralık enflasyonum yüzde 3.08, yıllık enflasyon ise yüzde 86.38 oldu.
Benim enflasyon sepetim, bana ait. Toplumun tümünü yansıtmaz. Ama fiyatlardaki genel değişimin ne seviyede olduğunu gösterir. Bu nedenle, Türkiye’nin yaşadığı gerçek enflasyonun ENAG’ın ölçtüğü yüzde 83.40 olduğunu düşünüyorum.
Benim iddiam şu:
2020 Ocak ayından itibaren elimizde iki enflasyon verisi var. Biri TÜİK, diğeri ENAG… O nedenle 2020 Ocak ayına kadar geri gidiyorum.
2020 Ocak ayından bu yana kadar geçen süre içinde TÜİK’e göre fiyatlar genel seviyesi 6 kat artmış. 5 yıllık enflasyon yüzde 507 olmuş.
ENAG’a göre de 2020 Ocak ayından bu yana fiyatlar genel seviyesi 24.6 kat artmış. Beş yıllık birikimli enflasyon yüzde 2363 olmuş.
TÜİK’in son açıklamasına göre, eğer Cumhurbaşkanı yeni bir düzenleme yapmaz ise en düşük emekli aylığı 14.469 lira olacak. Şimdi son 5 yıldır yaşadığımız enflasyona göre bakalım.
Bu durumda Ocak ayının 1500 lirası olan en düşük emekli aylığının 2025 yılı başında olması gereken seviye TÜİK’e göre 9000 lira… Yani AKP, TÜİK marifeti ile emeklilerin yaşam standardını artırmış. Cumhurbaşkanının da, Mehmet Şimşek’in de söylediği bu. Peki gerçek mi? Emekliler memnun olmadıkları 2020 yılını bile şu anda mumla arıyorlar.
ENAG enflasyonuna göre 2020 Ocak ayındaki 1500 liranın alım gücüne ulaşmak için en düşük emekli aylığının 36.875 lira olması gerekiyor. (1500 x 24.6 = 36.900)
Bireylerin kul değil özgür yurttaş olduğu demokratik ülkelerde devlet-vatandaş ilişkisinde toplumu daima ileri taşıyan bir diyalektik vardır. Bunun için toplumun demokratik kurallar çerçevesinde haklarını talep etmesi ve siyaseti ona göre belirlemesi gerekir. Aksi takdirde hak aramayan, verilene razı olan toplumda ekonomik anlamda sefalet yaygınlaşır. Bir avuç insan zenginleşir. Toplum, “özgür bireyler” yerine “otoriter bir rejimin kulu – tebaası” olur.
Emekliler, bir toplumun sırtındaki yük değil, o toplumu inşa eden gerçek sahipleridir. 17 Aralık 2023 tarihinde 12 Punto’da yazmıştım.
100’er yıl arayla üç farklı düşüncenin üç büyük filozofu “Servetin kaynağı birikmiş emek” olarak tanımlamıştı. Emekliler çalıştıkları dönemde ödedikleri primlerin yanı sıra, bu ülkede kamu bütçesi tarafından yapılan bütün servetin de sahibidir. Bazı düşüncelerin yaygınlaşması için tekrarda yarar vardır. 17 Aralık 2023’teki yazıdan bir özet:
Liberalizmin, Avrupa Aydınlanması ve Akıl Çağının kurucusu, İngiliz, Amerikan ve Fransız Devrimlerinin ilham kaynağı olan filozof John Locke (1632-1704) mülkiyetin, dolayısıyla servetin kaynağı olarak emeği görür.
Aradan yaklaşık 100 yıl sonra yaşayan Kapitalist ekonominin kuramcısı (kurucusu değil kuramcısı, var olan bir sistemin işleyiş biçimini sistematik ve bilimsel şekilde açıklayan) filozof Adam Smith (1723-1790), kendi geliştirdiği emek değer teorisi kapsamında, servetin kaynağı olarak emeği görür.
Yine Adam Smith’ten yaklaşık 100 yıl sonra yaşamış, Sosyalist ekonominin kuramcısı filozof Karl Marks (1818-1883), Adam Smith’in emek değer teorisini kapitalizmi eleştirmek amacıyla geliştirmiş, kârın ve servetin kaynağını emeğin yarattığı artı değer olarak tanımlamıştır.
Yüzer yıl arayla yaşamış, farklı düşünce sistemlerinin kuramcısı üç filozofun da servet konusunda görüşleri aynı kapıya çıkar. Oluşan tüm servetlerde emeğin, dolayısıyla emeklilerin yadsınamaz hakları vardır. Ve yaşları itibarıyla emekliler, hayat ipinin uzun tarafını değil, kısa tarafını tutuyorlar. Emeklilerden sabır beklemek çok büyük haksızlıktır.
Güçlü birey hakları ve güçlü bir sosyal devlet için, kamu mülkiyeti ve kamusal (toplumsal) mülkiyet tanımlaması yapmak gerekiyor. Bu hakların meşru kaynağı, yurttaşların eşitliği ilkesi ve kamusal (toplumsal) mülkiyet tanımlamasıdır.
Yurttaşların eşitliği ilkesi sadece yasal konularla sınırlı değildir. Bir ülkenin, denizleri nehirleri, gölleri, ovaları, madenleri, meraları gibi doğal kaynakları o ülke yurttaşlarının tamamına aittir ve küçük bir gruba kazanç kapısı (imtiyaz) olarak kullandırılamaz.
Yanı sıra, biraz önce yukarıda üç büyük filozofun, “servetin kaynağı emektir” tanımlamasından hareketle, kamuya ait tüm alt yapıların, yolların, otoyolların, elektrik santrallarının, barajların, elektrik dağıtım şebekelerinin, telekomünikasyon alt yapısının, gökyüzündeki uyduların, devlet tarafından yapılan tüm yatırımların ve elde edilen kazanımların kamusal (toplumsal) mülkiyeti, o ülke vatandaşlarına eşit olarak aittir. Bitmedi, yine çeşitli yasalar, yönetmeliklerle ortaya çıkan imar rantları gibi rantlar bir avuç imtiyazlı kişinin değil o ülke vatandaşlarının eşit hakkıdır.
Bütün bu hakların arkasında; çalışan, sonrasında emekli olan, çalışmaya devam eden, çalışmasa da yüksek enflasyon karşısında bedel ödeyip devletin alt yapı yatırımlarını ya da negatif faizlerle, arazi, ayni ve nakdi kamu teşvikleriyle özel sektör yatırımlarını sübvanse eden yurttaşlar vardır.
Kısacası bir müteşebbis emekli olup işlerini ailesine ya da profesyonellere devrettiğinde şirket kazancından hisse sahibi olarak nasıl pay alıyorsa, tüm emekliler, tüm vergi verenler, enflasyonla bedel ödeyen tüm yurttaşlar, bu kamusal varlıklardan doğan kazançlardan pay almalıdırlar.
Bir örnek vermek gerekirse…
Finansmanını zamanında vergi ödeyerek ya da yüksek enflasyona katlanarak hepimizin karşıladığı telekomünikasyon alt yapısı ile halka para ile internet hizmeti satamazsınız. Buradaki hizmet bedeli, şirketlere kar olarak aktarılamaz. Kamu tarafından hizmetin devamını sağlayacak seviyede bir bedelle fiyatlandırılmalıdır.. Aynı şey, elektrik dağıtımında da, sahip olduğumuz madenler başta olmak üzere tüm doğal varlıklar için de geçerlidir.
Kamusal mülkiyet, iktidarı ele geçiren bir zümre ve onların yandaşları için değil, yurttaşların eşitliği ilkesi gereği hepimizindir ve bu varlıklardan ilk faydalanması gerekenler, servetin kaynağını oluşturan emek ve emeklilerdir.
Verilene razı olmamalı, haklarımızı talep etmeliyiz.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.