DOLAR 32,7972 0%
EURO 35,2774 0.02%
ALTIN 2.447,020,09
BITCOIN 2181921-0,16%
İstanbul
28°

AÇIK

03:24

İMSAK'A KALAN SÜRE

Meriç Köyatası

Meriç Köyatası

09 Haziran 2024 Pazar

Sıcak para ve Türkiye’nin beka sorunları

Sıcak para ve Türkiye’nin beka sorunları
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir taraftan bunaltıcı “Sıcak Hava” dalgası, diğer taraftan “Sıcak Para” dalgasının etkisi altındayız. Piyasacılar ve devlet erkânı sıcak para dalgasından memnun.  Faturasının çok ağır olacağını önceki yazılarımızda özetledik.  Bu kadar sıcak para geliyor, sonu ne olacak üzerine teknik yazılar yazdık. Bugün de işin özüne girelim. Sıcak paraya dayalı ekonomi politikaları, nihayetinde devletin önemli bir beka sorununa dönüşür. 20 yıl önce de uygulandı ve ne yazık ki hızla sona doğru yaklaşmaktayız. Buyurun son 22 yılda olan biteni değerlendirelim.   

Ekonomideki dışa bağımlılık ve daha ötesi kontrol edilemeyen dış borç bağımlılığı, tek başına bir beka sorunu ve çöküş gibi algılanmaz ama beraberinde, çöküşü getirecek diğer sorunlar için uygun zemin hazırlar. Önce, askeri ve siyasi bağımsızlık kaybolur, Süreç içinde toplumsal yapı bozulur. Toplum ve devlet her türlü iç-dış müdahaleye açık hale gelir.  

Dış borç batağına sokup ekonomisini çökerttiğiniz, askeri ve siyasal bağımsızlığını yok ettiğiniz bir ülkeyi askeri olarak işgal edebilirsiniz ama kalıcı olamazsınız. Kalıcı olsanız bile işgalin maliyeti, ekonomik sömürünün getirisinden fazla olabilir.

Bu durumda o ülkenin toplumsal yapısını, geleneklerini ve kültürünü zayıflatmak gerekir. Bunun için de dini siyasete alet ederek toplumu ikiye bölersiniz. Yetmez, bu kez sığınmacı istilası ile demografik yapıyı bozarsınız. Artık askeri işgal daha da kolaydır. Ama yine maliyetlidir. Bu durumda devlet – birey ilişkisinde bireyi dönüştürmek gerekir. Bunun yolu da eğitimdir.

Düşünen, itiraz eden, hak talep eden özgür birey ve toplum yerine, düşünme ve sorgulama yeteneğini kaybetmiş, verilene razı olan itiraz etmeyen, biat eden mürit yetiştirmek gereklidir. 

Bu üç şart sağlandığında, (ekonomide bağımlılık, toplumsal yapıda çöküş, biat eden birey)  artık askeri işgale gerek yoktur. Ülke sizindir. 

Bu yazdıklarımız bir günden ertesi güne olacak işler değildir. Uzun bir süreç ister. Bir karşı devrim sürecidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü ile başlar, bugüne kadar devam eder. Ancak en ağır ve artık sona doğru gelinen dönem son 22 yıllık AKP dönemidir. 

EKONOMİ

AKP iktidarının uyguladığı sıcak para, tarım ve diğer ekonomi politikaları sonrasında ekonomi üretim ve rekabet gücünü kaybetti. Tarımda ve sanayide üretim yapmak yerine ithalat daha cazip hale gelince üretemeyen ekonomi dış borç batağına sürüklendi. Art arda gelen mini mali krizler, daha beteri kalıcı hale gelen devasa bir bölüşüm krizi… Sonucunda neler oldu biliyoruz. Müthiş bir talan düzeni ile zengin olan bir avuç yandaş. Toplumun yüzde 80’ini yoksulluk sınırının altına düşüren bir sefalet ekonomisi. Üretemeyen çiftçi, geçinemeyen emekli, işçi, memur, belini doğrultamayan küçük esnaf… İş gücünü sömürerek, sübvanse edilen düşük faizlerle rekabet edebilen sanayi ve iş dünyası… Yapışkan enflasyon, kronik işsizlik, adaletsiz bir vergi sistemi, şatafata ve yandaş zengin etmeye yarayan devlet bütçesi… Barınma, açlık, geçim derdine düşen bireylerin, hak talep eden yurttaş kimliğinden uzaklaşıp verilene razı olan kıvama getirilmesi ve bunun toplumsal yapıdaki çürümeyi hızlandırması… 

TOPLUMSAL YAPI

Dini kullanarak, toplumda kültürel çatışmayı artıran siyaset…  “Onlar ve biz” denilerek toplumun karpuz gibi ortadan ikiye bölünmesi. Toplumun ulusal değerlerinin, milli bayramlarının, vatanı borçlu olduğumuz istiklal savaşı ve kahramanlarının yok sayılması… Önceleri meczup diye geçiştirilen bir grupla başlayan, sonrasında Diyanet İşleri Başkanına kadar uzanan bir çevrede Atatürk düşmanlığı ve Atatürk’e hakaretler…

Ekonomik çöküş, yandaş zenginliği, en üst seviyede yönetenden en alt seviyeye kadar olan yandaşların, sebepsiz zenginleşmesi, devletin ve kamu kaynaklarının yağmalanması… Ve yine en üst seviyede yönetenden en alt seviyeye kadar olan yandaşların, hak hukuk tanımaması, yargıyı, hukuku, kuralları çiğnemesi… Her taraftan fışkıran iktidar, polis, jandarma, destekli irili ufaklı mafya örgütlenmeleri… Bütün bunların neden olduğu çöken bir toplumsal ahlak, çöken bir yargı, çöken bir ordu… Her alanda toplumsal çöküş ve çürüme… 

Umutsuz ve mutsuz bir toplum, geleceğe yönelik hayal dahi kuramayan ve ilk fırsatta kapağı yurt dışına atmayı düşünen gençlik… Nitelikli iş gücünün dış göçü…  

SIĞINMACI İSTİLASI:

1923-1938 ve biraz da 1947’ye kadar, devam eden Aydınlanma Devrimlerinin etkisi ile hala var olan ulus bilincinin hedef alınması… Türk kültürü ve geleneğinin din kullanılarak Arap kültürüne dönüştürülme çabası, bu yolla ulus devlet yapısının taşıyıcı kolonu milliyetçiliğin-ulusçuluğun çökertilmesi…  Yukarıda özetlediğimiz toplumsal yapıdaki kırılmayı daha da etkili hale getirmek için, demografik yapının bozulması… Büyük bir göç dalgası, sığınmacı istilası… Hem BOP projesi kapsamında Suriye’de kurulacak Federe Kürt Devletinin bir parçası için Kürtlere arazi tahsis edilmesi, hem de Türkiye’de demografik yapının, kültürün ve dolayısı ile ulus devletin çökertilmesi…  Sığınmacı istilasının planlayıcısı ABD emperyalizmi, destekleyicisi Batı ve İsrail… Sığınmacı istilasının uygulayıcısı İktidar, destekçisi kendisine güya milliyetçi diyen emperyalizm maşaları… 

EĞİTİM VE YURTTAŞ KİMLİĞİNİN DÖNÜŞTÜRÜLMESİ: 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Devrimi, Yirminci Yüzyılın en önemli devrimlerinden biridir.  Devrimin bir ayağı, saltanata dayalı monarşik yapıyı millet egemenliğine dayalı Cumhuriyet rejimine dönüştürmesidir. Ama daha önemli ve zor olan ayağı da, Osmanlının Din Tarım devletinde, padişahın kulları olan toplumu, cumhuriyetin yasaları önünde eşitliğe ve yurttaşlığa dönüştürme çabasıdır. Ümmetten millete, kulluktan özgür bireyliğe ve din, dil, ırk farkı gözetmeksizin yurttaşların eşitliğine geçiştir.  

Bir ülkenin üç önemli sermayesi vardır. Beşeri sermaye dediğimiz insan gücü, doğal kaynakları ve birikmiş teknoloji-finans-sanayi sermayesi… Bunların en önemlisi de insan gücüdür. 

AKP iktidarı, yıllardır eğitimi dinselleştirdi. Bu iş gücü ve insan sermayesi ile dünya ile rekabet eden güçlü bir ekonomik yapı oluşturmamız çok zor idi. Şimdi yeni Maarif Modeli ile olanaksız hale gelecek. Son getirilen Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, toplumun ve bireylerin Yirmi Birinci Yüzyıldan kopartılıp orta çağa götürülmesi projesidir. Cumhuriyetin, hak talep eden, bireyler yerine verilene razı olan insan taşınma projesidir. Yasalar karşısındaki özgür ve eşit bireyler yerine, sultana ya da dini tarikatlara sorgusuz sualsiz biat edecek, mürit yetiştirme sistemidir.

Bu eğitim sistemi ile iyi eğitim alma olanağı bulunmayan toplumun yoksul kesimlerinin çocukları, ömür boyu açlığa, sefalete ve köleliğe mahkum ediliyor. Çocuklarının eğitimi ile ilgili hiçbir sorunu olmayan, çocuklarını başta ABD ve Avrupa olmak üzere en iyi okullarda okutan TÜSİAD yönetiminden yeni Maarif Modeline itiraz geldi. Çocukları ömür boyu sefalete ve köleliğe mahkum edilecek olan işçi sendikalarından gelen itirazlarına bakarsak… Hak İŞ yandaş Türk İş sarı… DİSK’in itirazı oldu ama çok daha güçlü bir toplumsal tepki ne yazık ki oluşamadı.  

EKONOMİDE SORUNLAR AŞILIR AMA DİĞERLERİ ZOR

Bir iktisatçı olarak şunun altını çizmek isterim. Ekonomideki çöküşü, dış borç bağımlılığını önlemek mümkün. Ancak göç yoluyla sığınmacı istilasının neden olacağı sorunlar, bir süre sonra içinden çıkılamayacak hale gelecek. Eğitimdeki yozlaşmanın neden olduğu tahribatı ortadan kaldırmak ise en az yirmi yıl belki çok daha uzun bir süre gerektirecek.

Şunu da belirtmeliyim.  Bütün bu olan bitenler herkesin gözü önünde oldu. Karşı devrim başarılı olsun ya da olmasın, ileride tarih sahnesinde elbette yazılacak. Atatürk Cumhuriyetine yönelik bu karşı devrim hamleleri zaman zaman, Cumhuriyetin kurucu unsuru Türk Silahlı Kuvvetlerinin baskısı ve darbeleri ile zaman zaman da bilerek ya da bilmeyerek seçmenin oyları ve onayı ile gerçekleşti. Karşı devrim (emperyalizm diye okuyun) hizmetkârı siyasi partiler seçmeni aldatarak ya da ikna ederek bu yolda ilerlerken, özellikle son 20 yıldır muhalefet görevini üstlenen CHP, Atatürk devrimlerine sahip çıkan seçmenin iradesini siyasete ve muhalefete yansıtmadı, yansıtamadı. Özgür Özel’in genel başkanlığındaki CHP’nin bu konuda takınacağı tavır önemlidir. 

Devamını Oku

TASARRUFA SELAM SALTANATA DEVAM

TASARRUFA SELAM SALTANATA DEVAM
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tasarruf diye açıkladıkları, bütçe harcamalarının yüzde 1’i bile değil. En büyük kara deliklere tam gaz devam. Kabak CHP’li belediyelerin başına patlayacak.

Devamını Oku

Al sana boş koltuk

Al sana boş koltuk
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Biraz “Boş Koltuk” biraz da enflasyon üzerine…

Adına “Boş Koltuk Krizi” dersek ağır kaçar. Ama ortada  “Boş Koltuk”la yapılan diplomatik bir güç gösterisi var. 

“Evet burası parti genel merkezi ve ben bu partinin genel başkanıyım, ama ben aynı zamanda tüm yetkileri elinde toplamış Cumhurbaşkanıyım. Kiminle konuştuğunu unutma!”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, boş koltuk hoşnutsuzluğunu dile getirince, Erdoğan, “Ben de en kısa zamanda CHP Genel Merkezini ziyaret edeceğim” diyerek havayı yumuşattı. Bakalım şimdi CHP Genel Merkezi’nde Erdoğan ağırlanırken nasıl bir diplomatik karşılık verilecek. Benim aklıma gelen ve Özgür Özel ile CHP Genel Merkez yönetimine önerim şu.

Siz de üç koltuk koyun.

İki tarafa günümüz tasarımına uygun berjer koltuk. Ortadaki koltuk için, hemen bir marangoza sipariş verin. Atatürk’ün çalışma masasındaki koltuğun benzeri olsun. Ziyaret esnasında iki partinin genel başkanları yandaki berjerlerde oturur. Atatürk’ün manevi makam koltuğu da boş kalır.

Böylece “Evet siz yeni seçilen çiçeği burnunda genç bir genel başkanla konuşuyorsunuz ama unutmayın, bu genel başkanlık koltuğunun ilk sahibi de, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu “Boş Koltuk” onun manevi mirasıdır” mesajını verirsiniz. 

Tabi bunu yaparken CHP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu döneminde uzaklaştığı Atatürk ilkelerine sahip çıktığını, Kılıçdaroğlu’nun Altılı Masada yeşil ışık yaktığı 1921 Anayasası anlayışına asla geçit vermeyeceğini de ilan etmesi gerekir.  

Bilindiği üzere,  Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Atatürk’ün “En büyük eserim” dediği iki kurum var. Biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri de Cumhuriyet Halk Partisi… İki makamın koltuğu da çok değerlidir. Elbette o makamlara gelenler Atatürk’ün yerini dolduramaz ama ilkelerine sahip çıksalar yeterlidir. Ne yazık ki, uzun yıllardır her iki koltukta oturanlar Atatürk’ü çoktan unuttular.   

BU ENFLASYON DÜŞMEZ 

Nisan ayı enflasyonu TÜİK’te yüzde 3.18, ENAG’da yüzde 5.02, benim enflasyon sepetimle de yüzde 7,96 çıktı. 12 aylık enflasyon ise TÜİK’te yüzde 69.80, ENAG’da yüzde 124.35, bende de yüzde 120.47 seviyesinde. Aylık olarak artış devam ediyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de, enflasyon programladığımız gibi seyrediyor. Bu yükselişleri bekliyorduk, önümüzdeki aylarda düşmeye devam edecek diyor.

Şimşek’in düşecek dediği enflasyon şu:  Geçen sene Temmuz ve Ağustos aylarında TÜİK’e göre enflasyon iki ay üst üste yüzde 9 seviyesinde olmuştu. Bu sene yüzde 9 artış olmayacağı için bu iki ayda enflasyon yüzde 2 dahi artsa, TÜİK’in yıllık enflasyonu yüzde 75’lerden yüzde 50’lere inecek ve Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası, “Bakın işte enflasyonu düşürdük” diyecekler. O iki ay yıllık enflasyon düşse bile fiyatlar sonraki aylarda artmaya devam edecek. Halkı yanıltıcı bu propagandayı yapacaklarını birçok iktisatçı biliyor ve önceden uyarıyor. 25 Şubat tarihinde de bu köşede Enflasyona Tilki Kurnazlığı baylığı ile yazmıştım. 

Peki enflasyon düşer mi? Baz etkisiyle meydana gelecek gerileme, geçici bir gerileme olacak. Defalarca yazdık. Tekrarlayalım. Enflasyon sadece faiz ve para politikaları ile düşürülemez. Hem üretimi artırmak gerekir, hem de kamu harcamalarını kısmak gerekir. 

Hükümetin tasarruf tedbirleri göstermelik çerez parası olacak gibi duruyor. Mesela Diyanetin makam araçlarından tasarruf edilmeyecek ama bazı makam araçları satılacak. Bunlar enflasyonu düşürmeye yetmez ama bir iyi niyet gösterisidir.

Merkez Bankasının ve dolayısıyla milletin üstünde ağır bir yük olarak duran KKM ile ilgili herhangi bir çözüm üretemiyorlar. Kamuda tasarruf etmek için bütçenin en önemli kara deliği olan otoyol, köprü, havaalanları garanti ödemelerini, şehir hastaneleri garanti ödemelerini kesebiliyor musunuz? Bu konuda hükümet cephesinden “tık” yok.

Varlık Fonu şirketlerinden ve iktidar partisi belediyelerden tarikatlara, dini cemaatlere aktarılan paraları kesebiliyor musunuz? 

Kamu ihalelerinde 1 liralık işi 3 liraya, 10 liraya yaptırmaktan vaz geçip gerçek değerine iş yaptıracak avantasız ihale düzeni kurabiliyor musunuz?

YAZ AYLARINDA GIDA FAYATLARINDAKİ ARTIŞ SÜRECEK

Enflasyon baz etkisi ile biraz düşecek ama sonra yine artmaya devam edecek. Üstelik düşmesini umdukları sebze meyve fiyatları da artacak. Nedenlerine gelince…

Bizim Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası ekibi; dar gelirlilerin, asgari ücretlilerin, emeklilerin gelirlerindeki küçük bir artışın, enflasyona neden olduğuna inanıyorlar. Türkiye gerçeklerini ve enflasyon konusunu hiç bilmediklerini defalarca yazdım. “Kuzu pirzola, dana bonfile fiyatları 1000 lirayı aştı. Buna neden olan talep artışı ile asgari ücretlilerin maaş artışı arasındaki ilişkiyi açıklayan bir ekonometrik model hazırlar mısınız” diye birkaç kez sordum, rica ettim. Ses çıkmadı.  

Yaz aylarında sebze meyve fiyatları düşecek, enflasyon da düşecek diyorlar.  AKP iktidarı döneminde ekonominin üretim tarafı hep ihmal edildi. Tarımda ise ihmal edilmek bir tarafa tarımsal üretim dinamitlendi. 

Diğer taraftan bu senen ilk üç ayındaki verilere bakıyoruz. Belli ki bu sene yaz aylarında turist sayısı geçtiğimiz yıla göre artacak. Bir taraftan tarımsal üretim artmıyor. Diğer taraftan 85 milyon nüfusun üstüne 15 milyon sığınmacımız var. Bunlar 12 ay boyunca gıda maddesi talebinde bulunan nüfus. 

Türkiye’ye yılda 50 milyonun üzerinde turist geliyor. Yoğunluk Mayıs-Eylül arasında. Bu süre içinde Türkiye’ye gelen turist sayısı 29 milyon kişi. Aylık gelen turist ortalaması yaklaşık 6 milyon. Bu 6 milyon kişi, “Türkiye’nin güneşi, kumu, denizi bize yeter aç da kalsak olur” demiyor. Açık büfelerde, kırmızı etten beyaz ete, sebze meyvelerden tatlılara kadar, normalde bir kişinin tüketeceği gıda maddelerinin üç katı kadar yemek konuyor. Biri tüketiliyor, iki birimi çöpe gidiyor.  

Hem üretimsizlik, hem üretim maliyetlerindeki artışlar hem de turizm talebi artışı nedeniyle, bu yaz gıda fiyatlarındaki enflasyon düşmeyecek.

Ama şuna eminim. Gıda fiyatlarındaki enflasyon düşmeyecek ama Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası gıda fiyatlarındaki ve enflasyondaki artışın, yılın ikinci yarısında memur ve emeklilere yapılan zamlardan kaynaklandığını söyleyecek. Hele bir de Temmuz ayında asgari ücrete zam yapılırsa var ya… Şimşek ve ekibi, eğer yerlerinde kalırlarsa  “Biz elimizden geleni yaptık ama siz emekliyi, memuru, asgari ücretliyi ortadan kaldırmadığınız için enflasyon kontrolden çıktı” diyecek.

Buraya yazıyorum. Enflasyon, Kasım’da yine alıp başını gidecek. Kasım ve Aralık aylarında bu yazıyı hatırlatacağım. 

İSRAİL İLE TİCARET

Enflasyonla mücadele ve piyasalarda istikrar için Türkiye’nin dövize ihtiyacı var. Türkiye İsrail ticaretinde fazla veren konumda… İsrail’le ticaretin durması nedeniyle bu ticaretten doğabilecek zararlardan söz etmiyorum. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilemem ama başka bir risk unsuru var.

Önce bazı görüşlerimi aktarayım. Sonra birkaç gerçeği sayalım. 

Hamas, bir terör örgütüdür. İsrail tarafından kurulmuştur. 

Hala İsrail tarafından kontrol ediliyor mu, yoksa kontrolden çıktı mı, bu konuda bir bilgim ve tahminim yok.

Hamas’ın, İsrail’e saldırısı sonrasında Gazze’de başlattığı misilleme operasyonu, misillemeyi aşmış bir katliama dönüşmüştür.

Bunar benim kanaatlerim. Şimdi su katılmamış gerçekleri sayalım.  

AKP ve siyasal İslamcılar, bir taraftan Kahrolsun derken, diğer taraftan İsrail’e ticarete devam ettiler.  Kamuoyunda tepki yükselince, İsrail ile ticareti durdurdular. 

İsrail basınında, bu kısıtlamanın bedeli ağır olacak türünden tehdit kokan haberler çıktı. 

Türkiye, ekonomisindeki çarkları döndürmek için uluslararası finans piyasalarında fellik fellik para arıyor. (Borç ya da sıcak para) 

Uluslararası finans piyasalarının kontrolü Yahudilerdedir. İsrail, bir Yahudi devletidir. 

Gerek enflasyonla mücadele, gerek finansal piyasalarda aranan taze kan ve istikrar için önemli bir risk unsuru olarak ortada böyle bir risk var. Gerçekleşip gerçekleşmeme konusunda her hangi bir yorumda bulunmuyorum. Bu riski orta yere koyup Mehmet Şimşek’i, Merkez Bankası yöneticilerini ve finansal piyasadaki “Yerlileri” tedbirli olmaya davet ediyorum. 

Bu arada Gazzeli sığınmacıların (yaklaşık 1 milyon kişi) Türkiye’ye geleceği söyleniyor. Bu sığınmacıların Türkiye’ye alınması, Gazze topraklarının İsrail’e hediye edilmesi anlamına gelir. Eğer böyle bir şey olursa, Türkiye İsrail ile Ticaret ambargosu ile dünya kamuoyunda göz boyamış olur ama İsrail’e büyük bir hizmet etmiş olur. O zaman ortada yukarıdaki gibi bir risk unsuru kalmaz. Aksine Türkiye’ye para yağar. Dışarılarda yazılan senaryolara göre dolar düşer. Kısa vadede piyasa finansçıları ve “Yerliler” sevinçten deliye döner. Türkiye 2004-2008 yıllarındaki gibi üretmeden borç alarak tüketir. Sonrasında bugünden de beter oluruz. Bunun herkesin anlayacağı dildeki ifadesi, “damadın el parasıyla düğün yapmasıdır.” Sonrasında gerdeğe kimin gireceği belli değildir. 

Devamını Oku

ENFLASYONDA TİLKİ KURNAZLIĞI

ENFLASYONDA TİLKİ KURNAZLIĞI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Milli Savunma Bakanı Güler, uçak gemisi yapacağımızı söylüyor. Mehmet Şimşek enflasyonu düşürmek için kamuda tasarruf diyor. Uçak gemisi uzak diyarlarda savaşmak İçin lazım. Uzakta savaşacağımız tehdit ve düşman kim?

Devamını Oku

Ekonomiye sonra bakarız, eğitime dikkat

Ekonomiye sonra bakarız, eğitime dikkat
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye; ekonomiden toplumsal ahlaka, ordusundan yargısına, eğitimden sağlığa, tüm devlet kurumlarında, her alanda çoklu çürüme ve çöküş içinde. Bu sorunlar yumağı içinde seçmenin önceliği farklı, AKP Genel Başkanı-Cumhurbaşkanın önceliği farklı, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in önceliği farklı… Kendimizi günlük olaylar ve siyasetten soyutladığımızda Türkiye’nin güvenliği için ortaya çıkan öncelikler farklı. Buyurun bir gündem öncelikleri mukayesesi yapalım.  

Ekonomideki kötü siyasal tercihler, kötü yönetim, yolsuzluklar, soygun düzeni ve sığınmacıların neden olduğu sorunlar, 31 Mart yerel seçimlerine kadar seçmenin pek de umurunda değildi. Bu sorunlar az sayıda seçmenin derdiydi. Onlar da oylarını gönüllerince değil, “tıpış tıpış” vermek zorunda kalıyorlardı.

Berbat ekonomi yönetimi batağa saplandıkça ve soygun düzeni azıttıkça, gelir dağılımı iyice bozuldu, sefalet öyle bir yaygınlaştı ki, “boş tencere” iktidarı “ikinci parti” haline getirdi.

Seçmenin şu anda birinci öncelikli gündemi hayat pahalılığıdır. Ve yine seçmen çoğunluğunun, 10 yıldan fazla bir süredir ülkenin bekası için tehdit olarak görmediği sığınmacılardır. Sığınmacılar onlar için hala “beka sorunu” değildir ama bu kez “aşına ve işine” tehdittir. 

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görünürdeki gündem önceliği, yeni anayasa yapmaktır. Zaten uymadığı, pratikte kendisini sınırlamayan anayasanın nesini değiştirmek istiyor. Benim ve benim gibi düşünenlerin bulunduğu yerden baktığımızda niyet; anayasadaki laiklik ilkesi ile üniter devletin, bölünmez bütünlüğün taşıyıcı sütunu olan Türk Milleti kavramını ortadan kaldırmak gibi görünüyor. “Anayasa değişikliği” değil, “Yeni Anayasa” yapmaktan söz ediyoruz. 

“Anayasa Değişikliği” dersen, değiştirilemez dört maddeye dokunamazsın. Ama “Yeni Anayasa” dersen, ilk dört maddeyi tarihe gömersin. 

Bu meclisin bırakın yeni anayasa yapmayı, Anayasa değişikliği yapmaya bile yetkisi ve hakkı yoktur, kalmamıştır. Muhalefet partilerinin bu tartışmaya girmeleri bile laik ve üniter devlet yapısına yönelik verilecek büyük bir taviz olacaktır. 

CHP’nin ve Özgür Özel’in gündemine gelelim. Özel, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı ile görüşmeyle ilgili olarak “Erdoğan’ın gündemine hapsolmayacağız. Ben gittiğim yerde milletin sıkıntısını, derdini anlatacağım” diyor. 

Muhalefetteki siyasetçilerin, başta 31 Mart seçimlerinin birinci partisi CHP ve Genel Başkanı Özgür Özel’in hayat pahalılığını gündemde tutmaları, hem doğaldır hem de gereklidir. Lakin burada hemen “Yetmez ama Evet” değil de, “Evet ama Yetmez” diyelim. 

Millet, en büyük sıkıntısı açlık ile uğraşırken genel olarak ülkeyi derinden etkileyen sorunların farkında bile olmayabiliyor. Siyasi lider, dediğin sadece milletin sıkıntılarını görüp onu dile getirmek, çözüm önermek ve onun arkasından gitmekle olmaz. Yanı sıra, ülkenin kurtuluşu, bekası, huzuru, güvenliği, refahı, kalkınması için millete önderlik etmekle olur.  Lider, milletin, toplumun peşinden giden değil, onu peşine takandır. 

ORTA ÇAĞA DOĞRU TAM YOL GERİ…

Ekonomiden önemli bir gündemimiz var. Millet henüz farkında değil. Ne yazık ki siyaset kurumunun da farkında olmadığını görüyoruz. Eğitimde müfredat değişikliği…

Bir iktisatçı olarak şunu kesin olarak söyleyebilirim. Türkiye’nin ekonomide büyük sıkıntıları vardır. Ancak ekonomiden önce, bugün için yarınlara ertelenemeyecek ve sürekli gündemde tutulacak iki madde vardır. Bir tanesi milletin de yeni yeni farkına vardığı sığınmacılar meselesidir. Bu konuyu başka bir yazıda ele alırız. En önemlisi eğitimde karşı devrimin sessiz sedasız yürürlüğe sokmak üzere olduğu öldürücü darbedir.  

AKP iktidarının 22 yılda eğitimi ne hale getirdiği ortada. Dindar ve kindar nesil yetiştirme adına eğitim kalitesini düşürdü, mesleksiz niteliksiz analitik düşünceden uzak bir kuşak yetişti. İmamlar ve tarikatlar ana okullarına kadar girdi. Yetmedi şimdi yeni bir hazırlığın peşindeler. Seçim sonrası bir taraftan geçim sıkıntısı bir taraftan yeni anayasa tartışmaları arasında, eğitime ve Türkiye’nin geleceğine çok ağır ve öldürücü bir darbe vurulmak üzere… 

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “Türkiye Yüzyıl Maarif Modeli” adıyla duyurulan yeni eğitim müfredatı taslağının eğitimle, bilimle uzaktan yakından ilgisi yok. Türk çocuğu ve gencini 21. Yüzyıldan koparıp orta çağ karanlığına atmak üzere planlanmış. Eğitimcilerin ifadesine göre, özgür ve çağdaş bir insan yerine, Siyasal İslama mürit yetiştirme amacı göze çarpıyor. 

Çocuklarımız ve gençlerimiz; ulus bilincinden, cumhuriyet yurttaşlığının her alanda eşitliği bilincinden koparılacak. Yeni nesil; düşünmeyen, merak etmeyen, mesleksiz, milletin özgür bireyleri yerine, sultana biat eden ümmetin kulları gibi yetiştirilecek.  

Dün 12 Punto’da değerli dost Taner Bildik yazdı. Tekrarda yarar var. Müfredat hakkında kısa bir bilgi:

4’üncü sınıftan 12’inci sınıfa kadar her yıl, Din Kültürü ve Ahlak Dersi, 5’inci sınıftan 11. Sınıfa kadar her yıl Peygamberimizin Hayatı Dersi, yine 5’inci sınıftan 11’inci sınıfa kadar Kuran-ı Kerim Dersi var. 

T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi ise 8’inci ve 12’inci sınıflarda görülecek. Beyinler iyice yıkandıktan ve genç nesil cumhuriyet ve Atatürk düşmanı olarak yetiştirildikten sonra…

SEFALET VE KÖLELİĞE GİDEN YOLLAR

Evet, Türk milletinin birinci derdi geçim sıkıntısıdır. Sefaletin ve açlığın hüküm sürdüğü bir ülkede milletin birinci derdinin bu olması doğaldır. Daha beteri savaş halidir. Bir iktisatçı olarak Türkiye’nin ekonomideki en önemli sorunlarından bir tanesi olarak AKP iktidarı döneminde kalıcı bir batağa dönüşen cari açık (dış açıklar) ve dış borç sorununu çok önemsiyorum. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi ürettiğinden fazlasını tüketen toplumlar, önce haysiyetlerini sonra hürriyetlerini kaybederler. Cari açık, ürettiğinden fazla tüketip borçlanmak demektir. Kalıcı hale gelen cari açık, Türkiye’nin bağımsızlığına mal olur ve topluma sefalet ve kölelik getirir. Ama daha beteri, insan açığıdır.

Din referanslı eğitim sistemi, ülkelerin en önemli kaynağı beşeri sermayenin verimliliğini düşürür, niteliksiz hale getirir, insan açığına neden olur. İnsan açığı,  cari açıktan da beterdir. Hem sefaleti ve köleliği, hem de orta çağ karanlığını getirir. Nüfusun yüzde 80’ini yoksulluk sınırının altında. Bu nüfusun, devletin dışında çocuklarına iyi eğitim verme olanakları yok. Bu nüfusun çocuklarının tamamı, bu eğitim sistemi ile birlikte ömür boyu, yurttaşlık bilinci ve insan haklarından habersiz, antik dönem ve orta çağ köleleri gibi aç ve sefil yaşayacaklar. 

Muhalefet elbette milletin birinci derdini sürekli gündemde tutacaktır. Ama siyasal liderlik ve önderlik, halkın kuyruğuna takılmak değil, kitleleri peşinden sürüklemeyi gerektirir. Özel’in Cumhurbaşkanı ile yapacağı görüşmeden ne beklediğini bilmiyorum. Özel, “Gündemimizde erken seçim yok” diyerek AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a büyük bir fırsat yaratıyor. Ben Cumhurbaşkanın önümüzdeki dönem neler yapabileceğini az çok tahmin edebiliyorum. Bu da bir başka yazı konusu olsun.   

Hiç zaman kaybetmeden, öncelikle bu eğitim ve sığınmacı konusunu çözmek ve elbette ekonomideki çöküşü önlemek için acilen erken seçime ihtiyaç var. Bir taraftan erken seçimi gündemde tutmak, diğer taraftan da karşı devrimin öldürücü eğitim hamlesini savuşturmak durumundayız. Acilen her zeminde; mecliste, meydanlarda, sokaklarda demokratik yollarla Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” başlığı ile hazırladığı müfredata, çok güçlü bir “Hayır” kampanyası başlatılması gerekiyor. İşçi sendikaları, odalar, barolar ve laik cumhuriyete inanan tüm sivil toplum kuruluşları ile birlikte karşı devrimin bu büyük saldırısına direnmek, bu direnişi örgütlemek ve bu müfredat değişikliğini önlemek, başta ana muhalefet partisi olmak üzere her yurtseverin birinci öncelikli gündemi olmalı diye düşünüyorum. Eğitimdeki bu öldürücü darbeyi, eğitim alanındaki sendikalar ve bir avuç gazeteci dışında kimsenin görmemesi çok üzücü.  

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.